
Dino Buzzati
Dino Buzzati, modern İtalyan edebiyatının en özgün yazarlarından biridir. Onun metinlerinde gündelik hayatın sıradan ayrıntıları, bir anda metafizik bir ağırlık kazanır; bekleyiş, boşluk, zamanın ağır ilerleyişi, insan ruhunun en derin çatlaklarını görünür kılar. Buzzati, eserlerinde görünüşte küçük ve sıradan olanı, evrensel bir varoluş sorununa dönüştürmeyi başarmış nadir yazarlardandır.
Dino Buzzati’nin eserlerinde sıkça karşımıza çıkan “beklemek” teması, onun edebiyatını belirleyen temel motiflerden biridir. Yazarın kahramanları genellikle bir şeylerin gerçekleşmesini, hayatlarının anlam kazanmasını ya da varoluşlarının tasdik edilmesini umutsuzca bekleyen bireylerdir. Bu bekleyiş, zaman içinde anlamını yitirerek absürtleşir ve bireyi içinden çıkılmaz bir yabancılaşmaya sürükler.
Buzzati’nin evreninde bekleyiş, Kafka’nın absürt bürokratik süreçlerini ve Beckett’in Godot’yu Beklerken’indeki varoluşsal çıkmazları andırır. Tüm bu metinlerde insan, anlamı belirsiz bir şeyin gerçekleşmesini umutsuzca bekler. Samuel Beckett’in kahramanları Godot’yu Beklerken’de varoluşsal bir çaresizlik içindedirler; Godot’nun kim ya da ne olduğu önemli değildir; önemli olan, bekleyişin kendisidir. Ve bu durum hayatın olağan gerçeği olarak karşılar bizi eserde:
“Pozzo: Bir türlü… (Tereddüt eder.) Gidemiyorum.
Estragon: Hayat işte.”
Buzzati’nin kahramanları da aynı trajik döngünün içinde hapsolmuştur: Neyi beklediklerini unutacak kadar uzun süren bekleyiş, onların kimliklerini parça parça yıpratır ve sonunda bir hiçlik duygusuna dönüşür.
Buzzati’nin Yedi Kat adlı hikâyesinde de bekleyiş hâli karşımıza çıkar. Hastanede yatmakta olan Giuseppe Corte’nin iyileşme umuduyla giriş yaptığı üst kattan her geçen gün alt katlara doğru inmesi, bekleme ve iyileşme hâlini başka bir şekilde simgeleştirir. Corte’nin bekleyişi ironik biçimde umut değil, ölüm getirir. Her katta bekleyişin anlamı daha da bulanıklaşır; çünkü beklenen şey aslında gelmeyecek olandır.
Tanrıyı Gören Köpek öyküsünde ise bekleyiş toplum boyutunda tezahür eder. Toplumun tamamı mucizevi bir kurtuluş umudunu beklemeye koyulur ve bu bekleyiş absürt bir komediye dönüşerek gerçeklikten kopar; bireyler kendi varoluşlarına yabancılaşır.
Buzzati’nin Bir Aşk romanında Antonio Dorigo, sevdiği kadını beklerken bu bekleyiş tutkulu bir sevgi yaratmaz. Aksine, benliğin yavaşça çürümesine neden olur. Buzzati’nin dünyasında beklemek aşk değildir, umut değildir; o, insanın benliğini yiyip bitiren bir kurt gibidir. İnsan, bekleyişle birlikte hayatının anlamını erteler; ama o anlama da asla ulaşamaz.
Tatar Çölü
Buzzati’nin başyapıtı Tatar Çölü’nde, genç Teğmen Giovanni Drogo, yaşama henüz başlamanın heyecanıyla sınırdaki Bastiani Kalesi’ne gider. Drogo’nun içindeki umut, heyecan ve kahramanlık arzusu, kalenin yalnız, kasvetli ve zamansız atmosferinde hızla yok olur. Drogo’nun umutla beklediği düşman orduları, anlam yüklediği kahramanlık destanları bir türlü gerçekleşmez. Drogo, hayatını o sessiz çöl sınırında, anlamı sürekli ertelenen bir bekleyiş içinde tüketir.
Zamanın yavaş yavaş akışıyla, bekleyiş Drogo’nun kendi kimliğini yok eden, varoluşunu aşındıran, hayatını anlamsızlaştıran metafizik bir deneyime dönüşür. Bastiani Kalesi, günümüz modern yaşamının monoton ofislerini, alışveriş merkezlerini, havaalanlarının bekleme salonlarını, hayatımızın her anını kuşatan rutin ve eylemsizliği de simgeler gibidir.
Buzzati, daha Drogo kaleye geldiği anda, yıllar öncesinden bugünün insanına dair, bize modern çağın sıradan insanının trajik kaderini haber verir gibidir: Hayat, hiç gerçekleşmeyen olayları bekleyerek tüketilir ve sonunda, ne beklediğimizi bile unutmuş hâlde buluruz kendimizi.
Beklemek
Modern dünyanın insanları, tıpkı Drogo gibi, sürekli olarak bir “geleceğin” gelmesini beklemektedir. Terfi bekleriz, maaş zammı bekleriz, tatili bekleriz, haftanın sonunu bekleriz, bekleriz ki “hayatımız başlasın”. Fakat Buzzati’nin evreninde hayat asla başlamaz; yaşanmaz, sadece beklenir.
Bu bekleyiş, özünde modern insanın kapitalist düzen içinde yaşadığı derin yabancılaşmayı temsil eder. İş hayatında çalışan birey, hayattan zevk almaya vaktinin olacağı bir “geleceği” sürekli bekleyerek yaşar. Buzzati’nin Tatar Çölü’nde simgeleştirdiği bu durum, günümüz insanının içinden çıkamadığı, hayatının anlamını askıya aldığı sonsuz bir bekleyiş hâline dönüşür.
Bu durum çağımızın dijitalleşmiş, hızlandırılmış hayatında daha trajik hâle gelir. Cep telefonlarımızda bir mesajı bekleriz, sosyal medyada beğeni ve onay bekleriz, bizi mutlu edecek küçük bir bildirimi bekleriz. Buzzati’nin eserlerinde simgeleşen bu bekleyiş hâli, dijital dünyanın içinde neredeyse patolojik bir saplantıya dönüşür. Bildirimlerin geldiği anları bekleriz fakat geldiklerinde gerçek bir mutluluk yaşayamayız çünkü bekleyişin kendi anlamı erozyona uğratmıştır.
Bekleyişin bu sonsuz döngüsünde Buzzati, bireyin modern çağdaki varoluşunun anlamsızlığını, boşluğunu ve trajedisini simgeleştirir. Onun kahramanları hep bekler; bekleyerek kimliklerini kaybeder, hayatın asıl anlamını unutur.
Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken’de “bekleyiş içinde insan” hâliyle yarattığı evrensel trajedi, Buzzati’nin edebiyatında da somutlaşır. Godot’nun kim olduğu belli değildir, önemli de değildir. Godot’yu bekleyen karakterler için hayatın tek anlamı, bekleyişin kendisidir. Buzzati’nin Drogo’su, Corte’si, Dorigo’su için de böyledir: Bekledikleri şey ne olursa olsun, gelmeyecektir; bekleyişin kendisi hayatın tek anlamı hâline dönüşmüştür.
Buzzati’nin eserlerindeki bu bekleyiş, sadece bireysel bir dram olarak okunmamalıdır. Çünkü bekleme eylemi, evrensel ve felsefi bir sorgulama olarak sürekli karşımıza çıkar. Kafka’nın Dava’sındaki Josef K.’nin absürt mahkeme süreçleri gibi, Beckett’in Estragon ve Vladimir’inin Godot’yu bekleyişi gibi, Buzzati’nin kahramanları da absürt bir bekleyişle hayatlarını tüketirler.
Beklemek, modern çağ insanının varoluşunu tanımlar,hayatının büyük bir kısmını “ertelenmiş umutlar” içinde harcayan insanın varoluşsal trajedisini görünür kılar. Buzzati’nin edebiyatında beklemek, varoluşsal ve toplumsal bir kriz hâline gelir, hayatımızın nasıl geçtiğini anlayamadığımız bir sessiz çürümenin metaforudur.
Buzzati bize sessizce şunu hatırlatır: İnsan hep bekler, bekleyişle tükenir, yaşam gelir geçer ve ne yazık ki, çoğu zaman beklenen asla gerçekleşmez. Buzzati’nin yazgı hâline getirdiği bu bekleyiş, bizim modern yaşamımızın da en derin, en gerçek ve en acı verici aynasıdır.

Yorum Yaz