Bazen düşünüyorum…
İnsan, hakikatin ağırlığını taşımaya ne kadar hazırlıklıysa, sosyal medyanın hafifliği de onu sınamak için o kadar hazır bekliyor.
Sanki biri “hazmetmeyi”, diğeri “parlamayı” temsil ediyor.
Ve ne garip; parlayan çoğu şey ışık değil, yangın…
Günümüzün tuhaf bir imtihanı var:
İnsanlar hakikati bilmekten önce, hakikatli görünmek istiyor.
Bir günlüğüne “âlim”, bir saatliğine “kanaat önderi”, bir dakikalığına “hikmet sahibi” olma arzusu…
Belki de tarihte ilk kez insan, bu kadar kısa sürede bu kadar yüksek perdeden konuşma imkânına kavuştu.
Dursun Çiçek’in ifadesiyle modern insanın mottosu:
“Görünüyorum, o halde varım.”
Sosyal medya da tam olarak bu mottodan besleniyor:
Var olmanın delili görünmek; görünmenin karşılığı beğenilmek; beğenilmenin ödülü ise daha çok konuşmak.
Fakat sözü yükseltenin makam değil, makamı yükseltenin söz olduğunu unutuyoruz çoğu zaman.
Sosyal medya, içine girenin boyunu ölçen bir terazi aslında.
Kimi insan hafif gelir, kimi ağır; kimi de kendi ağırlığını yerçekimsiz bir alanda kaybeder.
“Beğeni” dediğimiz şey, çoğu zaman insanın kendi gölgesinin boyunu yanlış ölçmesi aslında.
Cüneyd-i Bağdâdî’ye nispet edilen o söz gibi:
“Bu yolun başı mahviyettir; kibirle yürünmez.”
Bugün ise insanlar mahviyetin kapısından girmeden hükmün kürsüsüne çıkıyor.
Gösteri kültürü, bilgiyi tefekkürden koparıp şova dönüştürüyor; söz, hakikati taşımak yerine çoğu zaman sahibinin eksikliğini ele veriyor.
Tam da burada “modern dönemin şeyhleri” diye adlandırılabilecek yeni bir figür beliriyor.
Geleneksel şeyh, ömrünü talebesinin kalbini taşımaya vakfeder; sözüyle beraber sükûtu da terbiye ederdi.
Bugünün dijital şeyhleri ise çoğu zaman takipçi sayısıyla tartılıyor; hakikatin mihengine değil, algoritmanın terazisine çıkarılıyor.
Bir ömür boyu terbiye ile alınan makamın yerini, birkaç paylaşımla inşa edilen kırılgan bir dijital otorite alıyor.
Kimi insan, uzun emeklerle bile ulaşamayacağı bir “hoca”, “şeyh”, “üstad” hitabına bir gecede sosyal medya fenomeni olarak erişiyor.
Bakışları kameraya dönük, kalbi çoğu zaman beğeni grafiğine bağlı…
Dili nasihat ederken, zihni etkileşim oranını hesaplıyor.
Oysa hakikat, hızla kazanılan otoriteyi kabul etmez; hızlı parlayan ışık, çabuk sönen bir kıvılcımdır.
Görülme Arzusunun Kökeni
Bu modern şeyhlik, yalnızca dijital bir olgu değil; insanın çok daha eski bir zaafının yeni bir yüzü:
Görülme arzusu.
Kişinin, kendi içindeki boşluğu dışarıdan gelen alkışla doldurabileceğini sanması…
William James’in dediği gibi:
“İnsan doğasının en derin ilkesi, takdir edilme arzusudur.”
Doğaldır bu; fıtrîdir.
Ama bu arzu yaşamın merkezine yerleştiğinde, insanın ruhu çatlamaya başlıyor.
İşte fenomenlik de tam bu kırılganlıkta doğuyor:
Kendi içinden değil, başkalarının gözünden görünen insan…
Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözü de tam olarak bu hâli tarif ediyor:
İnsanın kendini başkalarının bakışlarında nesneleştirmesi.
Sosyal medya, bu cehennemi parlak bir sahneye dönüştürdü; ışıklar altında yanmayı alkışla süsledi.
Psikoloji bu dönüşümü basit bir ifadeyle açıklıyor:
“Düşünüyorum, öyleyse varım”ın yerini “Görülüyorum, öyleyse varım” aldı.
Her bildirimde dopamin salgılayan bir beyin, bağımlı bir ruh üretiyor:
Onay bağımlısı, görünme bağımlısı, dikkat bağımlısı…
Ve bütün bu sözlerin birleştiği yer şurası gibi geliyor bana:
Görülme arzusu bir varoluş sancısı; beğenilme tutkusu ise delik bir kovayı doldurma çabası…
Dışarıdan gelen hiçbir alkış, içteki o çukuru kapatmaz.
Ve sonra…
Kantarın topuzu kaçınca insanın dili kendi ayağına dolaşıyor.
Belki ilahî bir tokat, belki kevnî bir uyarı, belki de içten içe bir çöküş…
Ama o söz, o görüntü, o iddia bir şekilde sahibine geri dönüyor.
Çünkü hakikat, kendisini taşıyacak kalpte tecelli eder; algoritmaların raflarında değil.
Ve kendi payıma şunu not düşmek isterim:
“Gösteri çağında hakikati korumak, hakikati söylemekten daha büyük bir cesaret ister.”
Çünkü artık mesele sadece ne söylediğimiz değil;
sözümüzü görüntünün gürültüsünden nasıl kurtarabildiğimiz…
Çok sarih ve güzel ifade etmişsiniz. Hem teşhis hem deva makamında olsun dileğiyle…