Modern öykü, krizli bir tür. İki asra yakın tarihine baktığımızda öykünün ne olduğunu değil ne olmadığını konuşup durduk daha çok. Roman değildi, evet. Hikâye ile arasında yalnızca tesmiye problemi yoktu, özü itibariyle de farklıydı, peki! Deneme ve şiir ile uzaktan akrabaydı ve bu iki türün imkanlarından yararlandı ne var ki bu benzerlik iyi öykü ile kötü öykünün ayırt edilmesini zorlaştırdı. Modern Türk öyküsünde bu kafa karışıklığının izlerini sürmek hiç de zor değil.
Türler arasında bocalayan metin ile okur arasına soğukluk girdiği de muhakkak. İyi bir hikayeyle buluşan metnin kurgu unsurlarıyla güçlendirilmesi gerekirken deneme ya da şiirin yardıma çağrılması krizi derinleştiriyor. Okuru itmekle sınırlı kalmıyor aynı zamanda fasit bir dairede, kaçınılmaz olarak birbirine benzeyen öyküler çıkıyor ortaya. Dar alanda sınırlı hamlelerle ortaya konan eser, ya bir yerlerden tanıdık geliyor ya da koyu bir ferdîlikle boğuşuyor. Ya hevesimizi kaçıracak kadar aşina, ya da anlayamayacağımız kadar bireysel. İki yanıyla da fabrikasyon intibaı uyandıran öyküler sebebiyle yazarları suçlamak da bir yere kadar… Çünkü bu kriz, öykünün bizzat yapısıyla ilişkili.
Şu noktanın da altı çizilmeli: Tarihte toplumsal olaylar, siyasi kırılmalar ve kaotik dönemler edebiyatta “anlayış” değişikliğine yol açarken günümüzde dijital devrimin sebep olduğu bir “kopuş” söz konusu. Edebiyata, onun -varsa- iyileştirici gücüne ya da iyi insanların sığınağı olduğu yönündeki iyimser kanaate dair güven sarsıldı. Okur, başka bir masada izleyici hatta gamer rolünü benimsedi. Dolayısıyla günümüz öyküsü muhatabını yitirmiş, rotasını yeniden belirlemek iktizâsında bir tür olmakla karşı karşıya. Ömer Seyfettin’in, Sait Faik’in, Sabahattin Ali’nin bizi aşırdığı tepeyi yeniden tırmanmak zorunda kalabiliriz.
Bu yazı, Söğüt dergisinin Eylül Ekim 2024 tarihli 23. sayısında yer almıştır.
Yorum Yaz