Ana Sayfa BERHAVAKİTAP “Küçük Ama Hayatın Tam Ortasından Şeyler” – Zeynep Acar
BERHAVAKİTAP

“Küçük Ama Hayatın Tam Ortasından Şeyler” – Zeynep Acar

Paylaş

100 yılı aşkın bir süredir tüm varlığıyla direnen bir milletin, kültürel direnişinde edebiyatın rolü nedir? Bugün zihinlerimizde kaç Filistinli öykücü, romancı, şair var? Oysa neredeyse Osmanlı’nın o topraklardan çekilmesinden bu yana sürdürülen mücadelenin doğurduğu pek çok edebiyatçı kazınmalı değil miydi aklımıza? Onların eserleri çoktan çevrilmeli, okunmalı değil miydi? Halbuki Filistin edebiyatı bir “direniş edebiyatı” olarak tanımlanıyor. Bir yanda siyasi emellerini başarıya ulaştırmada edebiyatı güçlü bir araç olarak gören ve siyasi hamlelerden daha önce, pek çok eserle zihinleri işgal eden “Siyonist edebiyat” öte yandan varlık alanı bulmasına fırsat verilmeyen “Bir Filistin vardı, bir Filistin yine var.” diyen direniş edebiyatı.

Direniş edebiyatının sesini gürleştirmek onu okuyarak ona ses vermekten, yazarlara ve yazdıklarına sahip çıkmaktan geçiyor. Bu anlamda direniş edebiyatının iki farklı hedefini vurgulamakta fayda var. Birincisi varlıkları silinmek istenen, soykırıma uğrayan, akla hayale gelmeyen zulümlere maruz kalan milletin, tüm bunları başkalarına duyurma aracı, ikincisi ise Filistin’in yok edilmek istenen kültürünün edebiyat yoluyla aktarılması.

Direniş ve direniş edebiyatı her ne kadar 7 Ekim 2023’ün öncesine dayansa da bu tarihten sonra yaşanan olayların sarsıcılığıyla yayım dünyamızdaki hareketlenmeler artarak pek çok Filistinli yazarın eseri çevrilmeye devam etti. Bunların arasında, bugün yeteri kadar tanınmasa da 20. yüzyılın en büyük Filistinli kadın yazarlarından biri olarak kabul edilen Samira Azzam’ın öykü kitabı olan Küçük Şeyler de var. Farabi Kitap’tan Merve Yaylacı çevirisiyle çıkan kitap, Azzam’ın dilimize çevrilen ilk kitabı.

Azzam, 1927’de Akka’da Hıristiyan bir ailede dünyaya geldi. 1948 Nekbe’sinde ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı ve ömrü Lübnan, Irak, Kuveyt ve Kıbrıs ülkelerde geçti. Gazete yazıları yazdı, radyoculuk ve çevirmenlik yaptı. Kısa öykücülüğü ise Mısırlı eleştirmen Raja’a Al-Naqqash tarafından “Arap kısa öyküsünün prensesi” nitelendirilmesini sağladı. Sürgünde geçirdiği hayatı, 39 yaşında, savaş mültecileriyle röportaj yapmak için çıktığı bir yolculukta kalp krizi nedeniyle son buldu. Gassan Kanafani onun ardından kaleme aldığı yazısında onun için şöyle diyecekti: “O benim öğretmenimdi.”…

Küçük Şeyler, 13 kısa öyküden oluşuyor. Bu öykülerde gündelik hayatın şarkısı çalınıyor kulaklarımıza. Kadınlar var öykülerde: anne olanlar, evlenmiş ama eşini kaybetmişler, yeniden evlenmek isteyenler ya da buna mecbur kalanlar, çalışan kadınlar ya da çalışmaya mecbur kadınlar, Suadlar, Şefikalar, Leylalar, Eniseler… Kederin parmakları yüz hatlarını bütünüyle hırpalamamış, güzel kadınlar… Kadın olma hallerinden yükselen hikayeler okuyoruz pek çok satırda. Kadınların duygusal dünyasını, psikolojik dalgalanmalarını gerçekçi bir tondan bize aktarıyor yazar.

“Sabah yürürken ne çok şeyden geçmiştim. Odaları hala kapalı evlerden, işlerine yarı uykulu giden insanlardan… Gözlerinde henüz sınanmamış düşler duruyordu. Süt ve yumurta satan kadınları görmüştüm; evlerin bacaları üzerinde duran bulutları görmüştüm. Yürümüş, uzun uzun yürümüştüm; sonunda varmıştım. Sanki fabrikanın sahibi fabrikayı dünyanın öbür ucuna kurmuş gibiydi. … Evimi evlenmeden terk etmeyeceğim. Evet, evleneceğim; yüzüğüm var ve sevdiğim bir adam var, beni evine götürecek. Hanım gibi yaşayacağım, artık şişe kırmayacağım. Horozlardan önce uyanmayacağım. Fabrika ile şehir arasındaki yol ayaklarımı kanatmayacak.”

İnsan ruhu bitki gibidir; sıcak ışığı, kana kana içeceği suyu ve serin gölgeyi arar durur, diyordu bir hikâyede anlatıcı. Tıpkı bunun gibi bir arayışta olan ruhları konu alıyor, yazar. Erkekler de var elbette öykülerde; kadın karakterlere nispeten ruh halleri daha az tasvir edilen. Bir gazete satıcısı Abud var mesela, piyangodan ekmek kazanma işine sıcak bakmadığı için bu işi yapan… “Onun sesi uğultular arasında kaybolmazdı. Dondurma, Amerikan sakızı, sandviç ve dondurulmuş kaktüs meyvesi satanların bin bir haykırışı arasında kaybolmazdı. Yol kenarına dizilmiş kahvelerin garsonları, ‘Bir köz ver, bir az şekerli, bir de nargile oğlum!’ diye nağmeli seslerle bağırırken de onun sesi kaybolmazdı.” Abud’un öyküsünü tüm sakinliğiyle anlatırken anlatıcı, hikâyenin sonu okuru hiç beklemediği yerden vurur.

Samira Azzam’ın bu kitabını direniş edebiyatının ikinci misyonu olan kültür aktarımı bağlamında ele almak doğru olacaktır. Gerek Filistin’den, Filistinlilerden gerekse sürgün hayatı yaşadığı ülkenin kültüründen, insanlarından harmanlanmış hayatlar okuyoruz çünkü. Dini inançlar, aile yapıları, ekonomik ve sosyal hayat, örf ve adetler, yemekler, giyim kuşam… Bunu “Şeyh Mebruk” hikâyesi üzerinden örneklendirebiliriz. “Şeyh Mebruk, içinde pek çok tuhaflık barındıran bir kişiydi. Berber dükkânında çırak olarak çalıştığım günlerden beri onu tanıyordum; sonradan adet olduğu üzere, dükkân bana kalmıştı. Uzun boynu, sakallı ve düzgün yüzünü, sağ elinden sarkan uzun siyah tesbihini seyretmek bana çok zevk verirdi. Gözlerim, soluk renkli sarığından her zaman temiz olan eski cübbesine, oradan da mestlere kayar; bu mestlerle attığı hafif adımlarla yürüyüşünü izlerdim.” Şehirdeki ekmek taşıyıcıları, kızarmış balık kokusu, evlerin sürgülü kapıları, çay bardakları, şekerlenmiş turunç, evde kalmış halalar -pek çok hikâyede bir hala figürü vardı-, ölünün ardından kırk gün kırk gece tutulan yaslar…

Azzam’ın dilimize henüz çevrilmemiş diğer eserleri şunlardır: Büyük Gölge (1956), Ve Diğer Hikayeler (1960), Saat ve Adam (1963), Batı Penceresinden Festival (1971), Yankılar (2000). Öykülerinin dışında Pearl Buck, Sinclair Lewis, Somerset Maugham, Bernard Shaw, John Steinbeck gibi pek çok isimden çevirisi de bulunmaktadır. “Sınırsız Sina” adını verdiği bir roman üzerinde de çalışmıştır fakat ülkesinde yaşanan olayların, yüz binlerce Filistinlinin evlerinden sürülmesinin ardından yarım olan romanını imha etmiştir. Onun Filistinli kadınlar içerisinde edebiyat, yayıncılık, çeviri alanlarında ve milliyetçilik faaliyetlerinde öncü bir rolü olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim birçok ödülün de sahibi olmuştur.  Ölümünün ardından 1990’da Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ona Kudüs Kültür, Sanat ve Edebiyat Madalyası’nı vermiştir.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

DÜŞÜNCE

“Görme Paralaksı” – Süleyman Karaca

Bazı eserler insanlığın ortak mirasını ve bilgeliğini farklı zamanlarda, farklı araçlarla da olsa okuruna/izleyicisine ulaştırır. O eserlerden ikisi Schuermann’ın Der Papalagi’si ve Kurusowa’nın...

İlgili Makaleler
BERHAVAKİTAP

“Kale Arkasında Kendini Unutturan Forvet: İblis Kurtdüşüren” – Salih Erayabakan

“Şeytanın en büyük numarası/hilesi, dünyayı/insanları yokluğuna (var olmadığına) inandırmasıdır”[1] İnsanın doğasında bilmek...

BERHAVAKİTAP

“Bahçıvan ve Ölüm: Sessiz Bir Eşik” – Feyza Cengiz Dündar

Bulgaristanlı yazar Georgi Gospodinov, metinlerinde sık sık hafıza, zaman ve kişisel olanla...

BERHAVAKİTAP

“Granada Üçlemesi Üzerine: Sessizliğin Hafızası” – Feyza Cengiz Dündar

Radva Aşur’un Granada Üçlemesi, tarihsel anlatının sınırlarını aşarak, kaybın, sessizliğin ve kadın...

BERHAVAKİTAP

“Bir Başkasında Kendi Hikâyemizi Bulmak: Yakınlıklar” – Saliha Ferşadoğlu İlhan

“O zaman umut nerede, diyorsun, hiçbir zaman gerçekten yeni baştan başlamayacaksak, ne...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”