“Meryem Nine’mi özledim. Yirmi yedi yıl önce bir yaz gününde anılarında çıkan bir yangından etkilenerek gözümün önünde öldü. Bana söylediği son sözleri şöyleydi: ‘Nanelere iyi bak nineciğim.’ Çalınmış köyünün nanelerini mi kampın nanelerini mi kastettiğini şu ana kadar bilmiyorum.”
Filistinli yazar Ziyad Haddaş tarafından kaleme alınmış Filistin Demek kitabında bir öykü kahramanı olarak çıkıyor karşımıza Meryem Nine, köyü çalınmış nicelerinden biri. Ancak biliyoruz ki o bir öykü kahramanından çok daha fazlası. Tıpkı Öğretmen Talat gibi. “Talat şimdi işgal hapishanelerinde… Atların, çayırların ve rüzgârın olmadığı bir yerde…” Ya da kampta vefat eden Safiye Teyze… “Artık kampta şoföre şunu demek için kimse taksileri durdurmayacak: ‘Yafa’ya gider mi bu ananeciğim?’”
Modern Filistin edebiyatının temelde ele aldığı konular olan işgal, sürgün, direniş, kimlik mücadelesi, vatan sevgisi gibi konular Haddaş’ın satırlarında da bolca kendini gösteriyor. Hayalden çok gerçeğe yaslanan ve çoğu küçürek öykü diyebileceğimiz türden olan bu öyküler kimi zaman sarsıcı tek bir cümleden oluşuyor: “Bir arkadaşının ölmediği bir günde, herhangi bir kişinin arkadaşının öldüğünü üzüntüyle hatırla.”
Bir varoluş, hayatta kalış aracı olarak edebiyatı kullanan Filistinli yazarların eserlerini yalnızca sanatsal, edebi açıdan değerlendirmek eksik olur. Onların yazma misyonlarını göz önünde bulundurarak kültürlerinden neyi hafızalara kazımak istediklerinin de peşine düşmek gerekir. Bu bağlamda Haddaş’ın kapısından bir yığın şeyle dönebiliriz.
“Zeytinyağı” tam da böyle bir öyküdür. İsrailli kadın asker gergindir. Karşısında Filistinli bir genç; gencin arkasında ise sessizce oturmuş “kimliğinin belirlenmesini bekleyen iki sarı yağdanlık” vardır:
-Bu ne?
-Bu, yağ.
-Yağ ne demek?
-Zeytin demek.
-Zeytin ne demek?
-Yağ demek.
-Ne zeytini, ne yağı? Sen aptal mısın, diye camın arkasından bağırır kadın asker.
Genç hiçbir şey söylemez. Arkadan yaşlı bir Filistinlinin sesi duyulur: “Oğlum ona de ki zeytinyağı demek, Filistin demek.”
Çocuklarının beslenmelerine yağ ve zahterli ekmek koyan anneler görürüz. Sevdiği labnenin çeşidini sorar sonra biri diğerine. Kimbazı, hattası ve ikası ile yani geleneksel Filistin kıyafetiyle yürüyen birileri vardır sokaklarda. Musakhan tavuğu (sumaklı tavuk) esmer ekmekle yemeyi hayal edenler… Son nefese kadar yalan çağına direnen son Filistin köyündeki son yaşlı hasta Filistinli de vardır. Üstelik sabah fırında pişireceği son tabun (çekmece şeklinde küçük fırın) ekmeği bile vardır.
Bazen çok sade, apaçık; bazense kelime oyunlarına, sembolik anlatımlara, yer yer kapalılığa kayan bir dili vardır yazarın. Bu bir hikâye mi yoksa hatıra mı diye sorgulatır okuyucuya. “Feyruz” öyküsü buna cevap verir gibidir. “Bu bir kısa film senaryosu ya da bir hatıra ya da bir hikâye ya da bir şiir değil. Bu tam anlamıyla ağaçlar, pencereler, çocuklar, kuşlar ve Feyruz şarkı söylerken yağmura dair yoğun hislerimdir…”

Ziyad Haddaş
Türkçesi: Doğa Emam
Öykü, 160 Sayfa
Karton Kapak
Boyut: 13 x 20
Yorum Yaz