
Batı medeniyeti ne zaman kendi meydana getirdiği sanayileşme, betonlaşma ve tüketme çılgınlığı sarmalında boğulacak gibi olsa, yüzünü hep doğaya ve Doğu’nun yalınlığına dönmüştür. Erich Scheurmann’ın kaleme aldığı Göğü Delen Adam, bu köklü arayışın edebiyattaki en sarsıcı örneklerinden biridir. Kitapta Batı’nın doğrusal ilerleme kültürünü, Samoa’daki Upolu adasında huzur ve barış içinde yaşayan kabile şefi Tuiavii’nin berrak süzgecinden geçirerek okuyoruz.
Tuiavii’nin bizim “gelişmiş” dünyamıza birer yabancı gibi yaklaşmasına şahit olurken aslında sarsıcı bir gerçeği fark ederiz: Yabancı olan o değil, doğadan kopan bizleriz. İnsanlık artık dünyaya doğru bir gözle bakmıyor; ancak Samoalı şef, “medeni” denen o karmaşık dünyayı içeriden gözlemleyip analiz etmeyi çok iyi bilen, meraklı, sorgulayan biriydi. Bize modernizmin sunduğu “gelişmişlik” ve “medeniyet” kavramlarının aslında koca birer illüzyondan ibaret olduğunu haykırıyor. Yazar zaten kitabın başında onun bilgeliğinden öğreneceğimiz pek çok şey var diye de belirtmiştir. Eserin en güçlü yanı, Şef Tuivaii’nin dilindeki o yalın, çocuksu ve bilge ton. Böyle olması kitabı daha çok merak ettiriyor ve düşüncelere daldırıyor.
Kitap 20. yüzyılın başlarında yazılmış olmasına rağmen, adeta bir kehanet niteliğindedir. Tuiavii’nin tasvirleri; günümüz plaza hayatının o sıkışmışlığı, mekanik mesai saatleri ve ruhsuz betonlaşma gerçeğiyle birebir örtüşüyor. Şefin “zamanı küçük yuvarlak nesnelere hapsedenler” olarak tanımladığı modern insan yani papalagai, bugün kendi icat ettiği saatlerin kölesi durumundadır. Kitaptaki en can alıcı nokta tam da burada saklı: İnsan özünde temel ve yalın ihtiyaçlarıyla çok kolay mutlu olabilirken, Papalagai sürekli yeni, yapay ve sanal ihtiyaçlar icat eder. Yarattığı bu sahte evrende ise kaçınılmaz olarak kendini mutsuz ve eksik hisseder. Tüketim toplumu, bireyi sürekli bir “yetersizlik” hissiyle besler ve onu daha çok çalışıp daha çok harcamaya mahkum eder.
Tuiavii’nin doğayla kurduğu bağ ise bencilce değil, eşsiz bir teslimiyet içerir. Ona göre gökyüzü, deniz ve toprak herkese aittir; yapay sınırlarla bölünemez, mülkleştirilemez. Papalagi ise her şeyi ölçmeye, sınırlandırmaya ve sözde “mükemmelleştirmeye” çalışır. Ancak bu mükemmelleştirme çabası, insanı kendi özünden ve doğadan kopartan yıkıcı bir gerçektir. Böyle sağlam bir karakter üzerinden yazar, batı medeniyetine ayna tutmak için bir kabile şefini enstrüman olarak başarılı bir şekilde yansıtmıştır.
Esere adını veren Göğü Delen Adam ifadesi ise; gökyüzünü delmeye (gökdelenler dikmek, doğaya hükmetmek ve tanrıcılık oynamak) çalışan insanın, aslında kendi bastığı zemini yıkan ve kendi çatısını çökerten harika bir varoluşsal metafordur.
Son olarak, bizi içine hapsolduğumuz o beton kafeslerden uyandırmak isteyen Şef Tuiavii’nin, yüzyılın ötesinden yankılanan şu bilgece seslenişiyle kulaklarımızdaki pası silelim:
“Dahası, kendi kendimize ant içip yüzüne haykıralım: “Zevklerin, sevinçlerin uzak dursun bizden, bütün zenginlikleri vahşice elinde ya da kafanda toplaman, kardeşinden daha üstün olma hırsın, anlamsız işlerin, türlü marifetlerin, ne idüğü belirsiz göz boyamaların, meraklı düşüncen, hiçbir şey bilmeyen bilgin bizden uzak dursun. Senin bile uykularını kaçıran, döşeğinde rahatı bozan bütün çılgınlıkların uzak dursun. Bizim bunların hiçbirine gereksinmemiz yok, yeter bize Tanrının bol bol sunduğu soylu güzel mutluluklar. Işığının gözümüzü kamaştırıp bizi yanılgıya sürüklemek yerine yolumuzu aydınlatması için yardımcı olsun bize. Onun ışığında ilerlememiz, o ışığının bizi kavraması için yardım etsin. Bu ışık birbirimizi sevmemizdir, yürekten talofa (selam) diyebilmemizdir”
Yorum Yaz