Ana Sayfa SÖYLEŞİ Ali Işık ile “Bir Şehre Vardım” Üzerine
SÖYLEŞİ

Ali Işık ile “Bir Şehre Vardım” Üzerine

Paylaş

Sorular: Furkan Uzun //

Dört öykü kitabının ardından bir roman yazma sebebiniz neydi? Bu öyküye olan bir doygunluktan mı kaynaklandı yoksa tamamen yeni bir şeyler deneme isteği miydi? Öykü defteri sizin için tamamen kapandı mı?

Üç Günlük Dünyanın İkinci Günü’nü bitirdikten sonra bu hikâye zaten zihnimde vardı ve uzun bir süre sonra yazarım diyordum. Viyana’dan Türkiye’ye döneli aşağı yukarı on beş yıl oluyor; on beş yıldır zihnimin bir kenarında böyle bir hikâye yazmak vardı ve bunun bir romana evrileceğini hissediyordum. Çünkü bu anlatı öyküyle kaldırılabilecek, öyküyle halledilip toparlanabilecek bir şey değildi. Yazmaya başladığımda metnin öykü mü yoksa roman mı olacağını açıkçası ben de bilmiyordum. Uzun süre öykü mü roman mı olsun diye düşünüp işin içinden çıkamadım; yazmadan da olmayacaktı çünkü açıkçası roman yazmayı ve romanı pek tanımıyordum. Hele yazıp bitirdikten sonra hiç tanımadığımı fark ettim. Zihnim öykü diline çok alışık olduğu için ilk beş altı ay roman diline alışmakta zorlandım. Öykü eksilterek yazılan bir şey olduğu için zihin hep öyle işliyordu. Beş sayfa sürmesi gereken bir mesele yarım sayfada, bir sayfada bitiveriyor ve ortaya kararsız bir dil çıkıyordu. Metinde bir tedirginlik oluştuğunu hissettiğim için ilk yazdıklarımın tamamını sildim. Beğendiğim bazı romanları tekrar okuyarak diline girmeye çalıştım; yaza yaza, alıştırma yapa yapa o dile yeniden girdim ve ilk metinleri tekrar yazdım. Romancılar genelde ortaya bir sinopsis koyup romanı zihinlerinde bitirdikten sonra yazarlar ama bu roman yazarken şekillendi. Karakterlerin neredeyse yarısı, hikâyenin gereklilikleri ve ihtiyacı nedeniyle ilk bölümleri yazdıktan sonra kendiliğinden ortaya çıktı. Bu süreç bana ciddi bir tecrübe kazandırdı.

Öyküye doygunluk hissedilir mi, bilemiyorum. O defter kapanmaz inşallah.

Romanda belirli bir tarih veya saat gibi detaylara rastlamıyoruz, zaman muğlak bırakılmış. Bir öykücü refleksiyle metni steril tutmak için bu detayları aktif olarak siz mi attınız, yoksa bu durum romanın tematik bir gereği olarak dinamik bir şekilde mi gelişti?

Öykü dilinin hâkim olduğu ama öykü formundan kurtulmuş, dil olarak da o sıkılığa yaklaşan yoğun bir roman olsun istedim. Ben öykü yazan, o imkânı romana taşıyan yazarların tarzlarını daha çok beğeniyorum. Aslında bu romanı bir bu kadar daha uzatabilirdim, belli bir süre sonra zaten açılmıştı roman. Fark etmişsinizdir; karakterlerin hepsinin hikâyeleri daraltarak, mümkün olduğu kadar ana hikâyeye hizmet eden taraflarıyla romanda yer aldı.

Romanın alanı çok geniş olduğu ve istediğinizi anlatabildiğiniz için çok lafazan bir dili var. Yazar kısmi de olsa bir alaka kurduktan sonra buraya bir bu kadar daha karakter ve hikâye ekleyebilir ve bu totalde sırıtmaz; çünkü romanın formu bunu kaldırır ama öykü kaldırmaz. Öyküde bazen tek bir cümle bile fazlalık oluşturabilirken romanda bunu tespit etmek zordur. Ben romanda aslında olmaması gereken ne varsa ayıklamaya çalıştım. Yazarken kalem kışkırtıyor, hikâye uzayıp genişliyor; dolayısıyla bir yerde o virajları aldırmanız gerekir. Ritmin yavaşlaması ve söyleyeceklerimi daha yavaş aktarmam gereken belli yerleri özellikle öykü diline yaklaştırarak yoğunlaştırdım. Bazı karakterlerin yarım kalmış gibi görünmesi de benim tercihimdi. Öykü, bittikten sonra da okurun zihninde devam etmesi gerekir. O hissi romana taşımak istediğim için bazı karakterleri bilerek sadece parça parça buraya aldım. Zamanı ise kronolojik saatlerden ziyade, arka plana yerleştirdiğim bazı gazete haberleri ve vakalar üzerinden imledim; mekânı önceleyip zamanı arkaladım, diyebilirim.

İyi romanlarda mekân sadece arka planı süsleyen bir unsur değil, yaşayan bir karakter gibidir. Bu romanda da Viyana özelinde bunu hissediyoruz. Romanın Viyana’da geçmesinin önemi nedir? Başka bir Avrupa şehrinde geçseydi ne eksik kalırdı?

Başka bir şehirde geçseydi büyük ihtimalle romanın yüzde yetmişi tamamlanmış olurdu ama o yüzde otuzluk kısımdaki Viyana’ya has dil ve düşünce oluşmazdı. Bir yazar Batı’daki bir şehri bir seyyah gibi yazmıyor da bir romana konu ediyorsa, karakterlerin düşünme biçimlerini, hislerini ve ayrıntıların arka planını bilmesi gerekir. Yani yazılanın en az üç dört katını daha hissetmesi ve bilmesi gerekir. Viyana’yı biliyor olmam, bu anlattıklarımın yaşadığım, şahit olduğum ve gözlemlediğim şeyler olması hasebiyle bana bir iddia koyma imkânı verdi. Hiç vakıf olmadığım bir şehri bu kadar iddialı yazamazdım, cümlelerde bir tedirginlik oluşurdu. Google Maps’ten sokak sokak gezerek bir şehrin genel görüntüsünü yazabilirsiniz, bir aracın kaportasını resmedebilirsiniz ama motoruna girmeniz, motorundan çıkan sesi duymanız oldukça zordur. Metin bir Batı şehrinde geçecekse benim açımdan bu Viyana’dan başka bir şehir olamazdı. Viyana Avrupa’nın en temiz, en düzenli sanat şehirlerinden birisidir. Böyle bir şehrin yeraltını; metrolardaki evsizleri, yalnızları, Augustin gazetesi satan yabancıları yazmak bilinçli bir izlekti ve orada bir çatışma yaratıyordu. Bu tür konularda bıçak sırtı bir durum vardır, tek bir cümleyle bütün romanı karikatüre dönüştürebilirsiniz. Bu yüzden duygular tam otursun diye, orada yaşamaya devam eden arkadaşlarıma romanı tekrar tekrar okuttum.

Roman eylemden ziyade söylemin, düşüncelerin ve gözlemlerin ön planda olduğu durağan ve sakin bir yapıya sahip. Bu durağanlık bilinçli bir tercih miydi, neden eyleme ön planda yer vermediniz?

Evet, eyleme ve hareketliliğe bilerek yer vermedim hatta attığım bölümlerin birçoğu romanın ritmini çok yükselten, hareketli bölümlerdi, oraları özellikle yavaşlattım. Çünkü benim anlatmaya çalıştığım sakin bir berraklıkta anlaşılması gereken bir meseleydi. Eyleme boğduğunuz an, algı eyleme kayar, okurun algısını yorduktan sonra kitabın ilerleyen safhalarında söyleyeceğim şeylere okurun psikolojisi hazır olmaz, yorgun olur. Ya da bu hareketliliğe alışmış olur. Bu dinginliği ve durağanlığı çok titizlikle çalıştım. Tabii bu durağanlığın romanın ritmini bozma ve okurun merakını durdurma riski de vardı. Bu yüzden eylem öncelikli bir meraktan ziyade daha şiirsel bir dile yaslanan ve daha iyisinin beklendiği bir denge kurmaya çalıştım. Öykü bittiğinde yeni bir atmosfer ve karakter başlar ama romanda bir bölümün bitmesi diye şey yok, anlatı diğer bölümde devam eder. Bu da bıktırıcı bir hâl alabilir. Bu yüzden durağanlık ile akışkanlık arasındaki o görünmez akordu ayarlamak benim için çok mühimdi.

Romanın başkarakteri Erdem hem yola çıkan hem de şehre bir yabancı olarak varan bir figür. Bu ikilemi bilerek mi oluşturdunuz, bu durum varoluşsal açıdan neleri destekledi?

En iyi romanların, en iyi metinlerin ya şehre birinin gelmesiyle ya da birinin yola çıkmasıyla başladığına dair o edebî cümle zihnimde hep vardı ve ben ikisini birden kurmak istedim. Yazarken fark ettim ki gayriiradi hafızamda yankılanan bu kodlar metni daha kurgulama aşamasında şekillendirdi. Aslında hikâye gerektirseydi Erdem o şehirde doğup büyümüş biri de olabilirdi ya da Eva karakteri Erdem’den çok daha öne geçebilirdi. Hatta Eva ile girdiğim dinî tartışmalar beni çok kışkırttı, boğuşmaya başladım ama romanın meselesi olmadığı için o bölümleri taslaktan çıkarttım.

İyi bir şey yazacaksanız ya bir yabancıyı şehre çağırırsınız ya da karakteri bir şehre götürürsünüz. Erdem’in bu durumunu kurgularken Hacı Bayram Veli Hazretleri’nin şiirindeki o “olma hâli” de kendini gösterdi ve meseleyle bütünleşti. Karakter üzerinden anlatılan şey; tek başınalık, yalnızlık ve yabancılık saç ayağının desteklediği bir “askıda kalma” hâlidir. İnsan yabancısı olduğu yerde konforundan çıktığı için, sinek vızıldasa ondan bir tehdit algılar ve bu durum düşünme sürecini çok dinamik bir hâle getirir. Yabancılık ve tek başınalık Erdem’in askıda kalma halini kuvvetlendirdi. Erdem’in yolculuğundaki yeni bir durak da askıda kalma haliydi.  Ancak o halde dünyaya başka bir yerden bakabilirdi. 

Romanda Erdem birçok insanın hayatına dokunuyor ve herkes bir şekilde ona sığınıp hayran kalıyor. Bu durum Erdem’i hiç yanılmayan, hiç küçülmeyen fazla idealize bir kahraman arketipine dönüştürerek romandaki insanî gri alanları ortadan kaldırmıyor mu? Bir karakteri bu kadar hatasız tutmak ne kadar doğru?

Bu benim kafamı çok yoran bir şeydi hatta Erdem’in başından geçen çok arızalı bir bölümü vardı, o hâli kalsın diye karar verdikten sonra o bölümü çıkarttım. Erdem de en nihayetinde bir insan ve hata yapması gerekiyordu ama o zaman büyü bozuluyordu. Erdem, karakterden ziyade aslında bir sıfat, herkesin ihtiyacı olan o boşluk ve benim romanın yazarı olarak olaya temel teklifim, bakış açımdı. O sırrı tartışmaya açtığınız andan itibaren arkası gelmiyor, bitiyor. Bu yüzden risk alarak Erdem’i bu farkında olduğum dozajda bıraktım. Erdem yine de o insanüstü bir varlık değil; ağlıyor, özlüyor, annesi burnunda tütüyor, âşık oluyor.

Erdem’in evde eski kiracının günlüklerini bulması ve Thomas Bernhard gibi yazarların notlarıyla karşılaşması çok can alıcı bir teknik katman oluşturmuş. Bu metinler arası yapıyı sonradan mı dahil ettiniz?

Hayır, bunları romanı bitirdikten sonra ilave etmedim ama yazmaya başlarken de zihnimde günlüğünün müsveddelerini unutmuş bir yazar yoktu. Yazarken ihtiyaçtan hasıl oldu. Viyana entelijansiyasına ve onların dünyasına bir nebze girmek gerekiyordu. Thomas Bernhard tek başına yeterli gelmiyordu, ölmüş gitmiş bir adamdı ve onun Viyana nefretini, o askıda kalma hâlini destekleyecek şekilde metne taşımak lazımdı. Erdem’in Viyana’ya alışmaması gerekiyordu ve bunu sadece kendini “alışmamalıyım” diye ödevlendirmesiyle oluşturmazdım. Hayat insanı alıştırır. Bu durumu Thomas Bernhard’ın metinleriyle ve oradaki yazarların şehirden kaçma hâliyle parça parça besledim.

Bu günlüklerin bir diğer görevi de kurgu içinde bir kurgu yaratarak Erdem’i yazmaya teşvik etmek, o sürece kadarki altyapısını oluşturmaktı. Bu felsefi ve edebi katmanı karakterlerin diyaloglarına taşısaydım çok aforizmatik durabilirdi. Günlük formuna aktarmak teknik açıdan romanı çok rahatlatacağını düşündüm.

Karakterlerin isimleri (Erdem, Nusret, Tahir, Eva, Gabriel, Benjamin) yan yana geldiğinde romanın gizli bir ahlak haritası çıkıyor ortaya. Karakterlerin isimlerini seçerken bu sembolik dünyayı nasıl tasarladınız?

Karakteri günlerce düşünürken, onu şekillendirirken zaten ilk aklıma gelen isim o karakterle çok örtüşüyor; her ismin karaktere bir anlam ve katkı sağlaması gerekiyor. Bu roman, Türk roman tarihinde Batı’ya karşı ezik bir karakterin olmadığı ilk roman olabilir ve bu benim açımdan çok önemli, bu yüzden çok titizlendim. Erdem, romanın yapısı gereği çok fazla vaaz verebilirdi ama birçok yerde bu tartışmalardan uzak durdu çünkü birilerine bir şey kanıtlamak ya da anlatmak gibi bir ihtiyacı yoktu. Eva, Gabriel, Alex gibi isimlerin hepsi belli bir meselenin içinde yüzen, bilinçli oluşturulmuş karakterlerdi. Örneğin Iris Viyana’nın genç ve dönüşen yüzünü, Eva ise eski yüzünü temsil eden iki kadın karakterdir. Batı şehirlerinin dönüşümü bu iki kadın üzerinden anlatılırken Erdem ikisinin ortasında durup eski ve yeni Viyana’yı karşılaştırır.

Bir Şehre Vardım
Ali Işık
Roman
260 Sayfa
Uzam Yayınları
Mayıs 2026

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

#YOKLAMA

“Elipsin Şişkin Yüzündeki Afrikalılar” – Süleyman Karaca

Söz taşıdılar birbirlerine avuç avuçEn çok duyulanı bellediler sözKoştular dağlara fısıldayarakKimi bir ağacın kovuğunda,kimi kaçtığı Allah’tanMağaranın ışığındaEn çok korktuğu şeyi anlatmaya başladılar. -Allah...

İlgili Makaleler
SÖYLEŞİ

Halit Selim Dönmez ile Deneme Üzerine

Sorular: Hüseyin Ahmet Çelik // Merhaba. İsminizi 2011 yılında Edebî Müdahale’de görmüş...

SÖYLEŞİ

Saliha Ferşadoğlu İlhan ile “Leylek Isırığı” Üzerine

Sorular: Hüseyin Ahmet Çelik // Merhaba. Öykülerinizi sanıyorum ilk kez 2015’te, Berhava...

SÖYLEŞİ

Veysel Altuntaş ile “İpler Dolaşınca” Üzerine

Sorular: Hüseyin Ahmet Çelik // İçinde bulunduğumuz hâlin kendisi bütün varmaların ötesinde...

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 02: Ümit Köksal

Fazla Mesai’de, Ümit Köksal’a şu üç şey hakkında konuştuk: Ebru, podcast ve...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”