Gözümü açtığımda seni karşımda buluyorum. Ağırlığını sağ bacağının üzerine vermiş, sol dizinden güç alan elinle rahlenin başındasın. İleri geri küçük, ancak özenli hamlelerle gidip gelen elinin üstündeki doğum lekesi, her hamlede bir yılan gibi uzayıp kıvrılıyor. Yüzünün bir yanı bütün şehri beyazlatan ay ışığı. Diğerinde rahleye kurulmuş kandilden yayılan sarı. Gözlerini kâğıttan ayırmıyorsun. Karanlıkta beyazı küçülen iki gün karası nokta bir aralık benden tarafa kayıyor. Saniyenin binde biri. Sonra tekrar uğraşına dönüyorsun. Nefes almıyor gibisin. İnip kalkmıyor göğsün. Bekliyorum tekrar benden yana dönsün gözlerin. Bu defa kaçırmayayım. Bir şey söylemek zorunda kalasın. Ama yok. Gözünü elinden ve önündeki kâğıttan alamıyorsun. Yoruluyorum seni izlerken. Hemen arkandaki raflarda yığılı rulolar, ciltli kitaplar, vazifesini bitirmiş beyaz kandillerden arta kalan şişeler. Odada bir de şilte var, rahle ile raf dışında. Hurma yaprağı dolu. Sağından solundan dışına fışkırıyorlar. Yine senden tarafa dönüyorum. Adım gibi bildiğim hikâyenin bildiğim kahramanı. Hadi dön bana. Seni biliyorum. Sen de beni tanı ki eksiğim tamamlansın. Hayat bulayım. Seni bildiğimi, senin de bunu bildiğini biliyorum. Bakmazsan bana şimdi şu kapıdan çıkıp ezber ettiğim hikayeni baştan yaşayacağım, okuyacağım, yazacağım. Bak bana hadi. Ben de eksiğim. Tamam olayım.
Rey’in dumanlı göğü içimde. Kapının önündeyim. Dolunay, boşluğa inen bir hançer. Tam ortasından yarıyor kalbimi. Elim, ayağım ay ışığı. Gecenin rengi dönüyor şehrin sokaklarında. Uzaklardan yaban hayvanları uluyor. Gökler kadar gerginim. Kalbim ağzımda. Sağıma soluma bakıyorum. Aranıyorum. Önümden bir yalan olup süzülürken görüyorum seni. Cübbenin boşlukta sallanan kolu ileri geri. Peşine takılıyorum. Sen gidiyorsun, ben ardın sıra. Rey, çöl rengi sokaklarını açıyor sana. Her bir ev yol gösteriyor. Bir eşiğe varınca cübbenin dolu olan kolu kalkıyor. Tak tak tak. Başın yerde. Çok geçmeden kapı açılıyor. Ardında yüzünü gizliyor bir kadın. Gözlerinden yıllar geçiyor. Sen geçiyorsun. Nakışlı minyatürlerin, çektiğin çizgiler, işlediğin suretler. Sağ yanındaki boşluğa bakıyor. O anda vuruyor kalbin. Dolmayacak sandığın bütün eksiklerin diziliyor önüne, kapanmayacak yaraların, ritimsiz çalan kalbin. Sen, sen olup karşısındasın lakin eksik. En çok ihtiyaç duyduğun eksik. Kalkıp inen sağ elin yok artık. Kadın yol vermek için kenara çekildiğinde gözü hâlâ boşluğunda. İç avluda cümle kapısının tam karşısındaki odaya bakan kapıya yürüyorsun. Kalbinde bin çatlak. Yıldızsız göklere yayılıyorsun yürürken. Odanın kapısı açılıyor. Kimdir o bakışları. Seni eğiten usta karşındaki. Yılların emeği, boşlukta sallanan cübbenin kolunda yıllardır çektiğin sızının müsebbibi. Olmayan uzvun sızlıyor. Onun da gözü cübbenin boş yanına kayıyor. Katlanmış duran yenin avluyu gezen rüzgârda ileri geri. Efendim diyerek diz çöküyorsun. Sesinde yitmişlere has bir acı. Diz çöktüğü yerde dallar hışırdıyor, yaprak uğulduyor, yaban hayvanları ulumaya devam ediyor.
Sultanın sarayını Isfahan’a taşıma haberi sana da geldi. Güç nerdeyse sen oradasın, böyle zamanlardan sanatkâr dediğin ancak sultan çevresinde sanatkâr çünkü. Aç olanın sanatı da yok itibarı da. Parşömenlerini topluyorsun, at kılı fırçalarını, rengarenk şişeleri. Minyatür ustasısın, sermayeni hepsi bir çantaya sığıyor. Doldurup yola çıkıyorsun. Önce ustana veda etmen gerek. Rey artık dar geliyor sana. Sultan da yok artık. Selçuklu’nun diğer şehirlerinden farkı kalmıyor Rey’in. Bir an evvel vedanı edip yola koyulmak istiyorsun. Ustanın yardımcısı açıyor kapıyı. Su yeşili gözlerinde nehirler döküyor kız. Ustaya veda, ona da veda demek. Ama kalbinde oynama yok. Seviyorum diye geçiyor gönlünün bir yerlerinden. Uzak bir ses gibi gelip konuyor kıyına. Kalbin patırdansa da önüne geçemiyor. Ustanın ve kızın kalbinde bir yara olup gidiyorsun. Senden umutlu ikisi de. Usta sarayın baş nakkaşı olasın diye eğitmiş seni. Elini tuttuğu ilk günden beri ince ince işlemiş. Sultana takdim etmiş. Şimdi kendisi bir ihtiyar. Kolu kalkmaz eli tutmaz. Isfahan’a gitmeyi gözü kesmiyor. Seni yolluyor yerine. Giderken eline, içi gümüş rengi boya dolu bir cam şişe iliştiriyor. Bu şişe biter bitmez Rey’e dön, diyor. Veda vaktini kaçırma. Şişeyi kaptığın gibi Isfahan’a yola çıkıyorsun. Gözlerinden nehirler dökülen kız, ardından bakakalıyor. Şehri çıkıyorsun. Rey, ardında bir masal.
Isfahan bütün imkanlarını seriyor ayaklarına. Saraya girip çıkıyorsun rahatça. Yeni payitaht, devlete de sana da uğur getiriyor. Selçuk toprağı büyüyor, sen yükseliyorsun. Sarayın nakkaşları arasındasın. Sultan’ın huzuruna çıkıyorsun çok defa. Çinli ustaların, İranlı ustaların, Uygurlu ustaların müjdesi olarak kuruluyorsun arz odasına. Sultan, arada başında dikilip nakşederken izliyor seni. Eskizlerin kara lekeleri boyuyor tırnaklarını. Rengarenk boyalar damlıyor alnının çatına. Çizdiğin her resimde bir dünya övgü yığılıyor karşına. Sultan’ın dedesini resmediyorsun o gün. Koca bir cenk meydanı. Dede sultanın elinde bir mızrak. Parmağındaki zıhgir bakır rengi. Sultanın gözleri doluyor. Kendi parmağındaki zıhgiri çeviriyor. Bakır rengi. Omzuna dokununca, ayağa kalkıyorsun. Hazırlan diyor.
Kufe Dağı’nın eteklerine yolculuk. Sultan, dağın gün yüzüne bir köşk inşa ettiriyor. Duvarları baştan sona nakış. Senden dede sultanın kâğıda çizdiğin minyatürünü köşkün salonuna işlemeni istiyor. Memnuniyetle kabul ediyorsun. Lakin bu büyüklükte çizim için malzeme yok yanında. Isfahan’a malzeme almaya dönüş yoluna koyuluyorsun. Şehri ikiye yaran nehri besleyen büyük çaya kadar varıyorsun. Üzerindeki köprü geceki fırtınada yıkılmış. Çay azgın bir su. Hava kararıyor. Refakat eden askerlerden birisi belinden kalın bir sicim çıkarıyor. Kement yapıp suyun karşısındaki kayaya bağlıyor. Önce kendisi geçiyor sonra sırayla diğerleri. Sonra sıra sende. Başla ve bitir diyorlar. Halata tutunuyorsun. İki kolun da sıkıca kavrıyor sicimi. Suyun ortasına kadar gelmişsin. Dere altında cehennem ağzı. Yutmak istiyor. Son hamleni yapacakken halatın sarılı olduğu kaya oynuyor yerinden. Önce sen düşüyorsun suya. Ardından kaya. Kırmızılar karışıyor çayın köpük köpük suyuna. Sağ yanına bir boşluk iniyor.
Gece vakti Rey’e ansızın dönüşünden seziyor ustan aksiliğin kokusunu. Kapıyı açan kıza işaret ediyor, yalnızsınız. Kalan elini deri çantana daldırıyorsun. Ustan boşalmış gümüş şişeye bakıyor. Bütün çantanı boşaltmanı istiyor. Ne var ne yok döküyorsun. Merv işi parşömenin birini eline alıyor usta. Kandilin ışığına tutuyor kalitesini anlamak için. Kağıtla konuşuyor, sen susuyorsun bütün kelimelerin uçmuş sanki. Ağlayacaksın ancak gözünde yaş yok. Usta diğer eliyle bir kamış kalem alıyor. Ucu bir iğne kalınlığında. Kâğıdı önüne seriyor. Sol eline kamış kalemi veriyor. Huzuruna ilk diz çöktüğün günkü gibi. Yıllarca sağ kolunu saran sızı, bu defa kalan diğer koluna girmeye niyetli. Kandil sönene kadar çizgi çekiyorsun kağıtlara. Bittikçe yenisi seriliyor. Düz çizgilerin, eğik çizgilerin, halkaların arasında sabah ediyorsun. Sol tarafına bir anlam yayılıyor. Doğum lekesi bir yılan gibi oynuyor. Boşlukların doluyor. İlk kez öğrenir gibi çizmeye başlıyorsun.
Isfahan’dan döneli üç hafta olmuş. Kalan elin artık yalnız çizgiler çizmeyi aşmış, eskizler çıkarıyor. Sol eline bir maharet eczası sürülmüş sanki. Sağ elinin üç yılda aldığı yolu üç haftada alıyor. İşte beni tam o gece karnıma giren sancı uyandırıyor. Bir kamış kalem yayılıyor gövdeme. Gözlerim kapalı, kandilde yanan kokuyu alıyorum. Kara mürekkepten başıma deli gibi bir ağrı saplanıyor. Zor bela açıyorum gözümü. Seni karşımda buluyorum. Ağırlığını sağ bacağının üzerine vermiş, sol dizinden güç alan elinle rahlenin başındasın. Sağa sola çok küçük, yalnız çok özenli hamlelerle gidip gelen elinin üstündeki doğum lekesi, her hamlede bir yılan gibi uzayıp kıvrılıyor. Yüzünün bir yanı bütün şehri beyazlatan ay ışığı. Ben çizilmiş olduğum kâğıttan başımı kaldırıp seni izliyorum. Sol elinle yaptığın fakat yarım bıraktığın ilk insan resmiyim. Bak bana. Ben de eksiğim. Bak ki tamam olayım.
Yorum Yaz