Ana Sayfa ÖYKÜ “vücut bütünlüğü bozulmuş testere” – Sıddık Yurtsever
ÖYKÜ

“vücut bütünlüğü bozulmuş testere” – Sıddık Yurtsever

Paylaş

“başka bir adı olmalı bu yaşananların. çünkü hiç kimse adı konulmuş acıları yaşamak istemez.”

çün bahçıvanı boğmasın nöbetçi asker. kayaların içinden kaykılarak yaralayarak içerideki beni, okutmasın kendine kayıtları. suçu yok güllerin tez solmaktan başka. suçu yok tez koparılmaktan. çün hiçbir eylem sahipsiz değildir haddi zatında. her fiil kendi ellerine bağlanır böylece. ne alişar ne şehriyar. yalnız bir kalbi kalır geride. susuz uykusuz geçen bir gece yarısından başka bir o vardır oradadır. bir zamanlar bahçıvan topraksız kaldığında, malı mülkü satıp bir gece yarısı, annesine, atasına, dedesine haber vermeden kaldırım taşlarına, betona, kayaya, çöp kutularına, avmlere, spor salonlarına küsüp, geçip enginlere sığmadan, yoldan, belden ayazdan. kundaktaki kör testereyi alarak yanına.  dedim ya bir zamanlar, ne sen sor ne ben diyeyim, durmadan, belki koşarak, görenlerin yalancısıyım kaçtı, kurtuldu dünyadan. yeni bir dil öğrendi. toprak yedi. aslına döndü. bu kadar topraksızlık bu kadar. dünyadan getirdiğini birkaç tohumu ellerinin arasına aldı. ovaladı. elleri buruştu terleyince. dünyanın insandan, kemikten, alışverişten, kaygıdan, kederden yaratılmış insanları diyeeeeee bağırdı. kör testere, iyi günler. kes dünyayla aramdaki rabıtayı. kes saçlarımı topuzundan. karadır nasılsa toprak karası. içimin karası. içim, dışım, önüm arkam. diye söylendi işte orada. oradaydınız, hepiniz. akşam haberlerine çıktı. bülten biterken. kel spiker, kör testere dedi devamını getiremedi. anlam veremedi kimse. bulup da çıkarılamadı ki verilsin. yatıya gitmiş dediler. olsun her hikâye mutlu bitmez. gece değil gündüz. yalın ayak. 

sonra çoğalan çığ gibi yalaya yalaya çoğalan bir dert peyda oldu. adı konulamamış her dert gibi kötü dediler adına. kötü ne kadar kötüdür, hiç düşündün mü? tabii düşünmedin. senin okul taksitlerin var, kredilerin, yeni çıkan trençkotun bir anda tükenmiş olmasını da dert ettin. eh daha ne olsun. dağına göre yağan kar. ne dedik az önce. hayır yukarıda. iyi bak, görürsün.

-topraksız kaldığında.

işte orada tek başına, yeni isimleri öğrenmeye başladığında, kekeleyerek, her nefeste bir ders alarak. çıktı, dolaştı etrafta. kimse yoktu kimsecikler. bütün dükkanlar kapalı, yollar aşınmış, köprülerin derileri yüzülmüş sırtından, bu sessizlik neyin nesi, dedi içinden. hastaydı, yorgundu, yeniydi daha. yeni doğmuştu buraya.

kemiklerinin çatırtısını uzaktan gelen bir ses gibi duydu. pusuya yatıp bekleyen bir geyik. geyik pusuya yatar mı dedi. demek burası da başka bir dünya. başka bir oyun. başkalarının var’ı. çünkü zaten ben o büyük ben, kendimi kendime perçinleyerek kendi kendime düşerek, küserek geldim. geldim ve kimsecikler yoktu buralarda. ne patron ne işçi. ne kadın ne erkek. ne öğretmen ne öğrenci. ne çoban ne koyun. kimse yoktu. kimsenin olmaması da yoktu. yok vardı. var yoktu. ama dedi gördüm işte onu pusuya yatmış bakışlarıyla beni takip ediyordu bir geyik. 

-topraksız kaldığında.

burada adının bahçıvan olması, bağban olması, burada adının olması, isminin. burada olması. kemikten, etten. yürümesi, nefes alması. her nefes alışında yeni bir nefese ihtiyaç duyması. sonra yenisine, yenisine, yenisine. şimdi eski günlerdeki gibi olsa, eski günler eskimiş defterlerden bir ağıt. kimse bakmıyor ona, ve ulu orta çıkmıyor kimsenin sesi. kör testere iyi bak kendine. ne sunulduysa sana benden habersiz. iyi bak etrafa. dağa taşa. heybesi asılı kalmış göğsünde. göğsüne bastırılan oncasızlık, çiskin, garip. nalı ve mıhı tutturulmuş yara bandıyla. insan bandı neden yaralar bir kör testereyle?

-topraktan yaratıldığını anladığında.

geriye döndü. başa, en başa. o güne. bir lodos sallıyordu pencerenin pervazını. bir sevinç dolaşıyordu odaları. gözyaşı pıtrağını duydun mu dedi, odayı dolduran seslerden biri? öyle, birden, bir çırpıda. dışarıda bir ses içeride sessizlik. odadan gelecek yumuşak ğ sesindeydi kulaklar. gözlerine perde inmemişti ya kimsenin. o anda bir şey oldu. ya da öyle sandı herkes. çünkü herkesin öyle sandığı şey öyle olmasa da öyledir. ebe kadın ünledi. bir zılgıt, sonra bir zılgıt, bir daha bir daha. avazı karşı dağlarda, dağlar birbirine bitişik, sıra dağlar, viran bağlar, yüksek minareler, gondollar, uçurum…

daha geriye, annesi ve babası aynı kaderi yaşadığında, kaderi mutlak, ya allah. yumuşak ğ sesi, iklimlerin birbirine girdiği birkaç gece birden. art arda. önce sağ sonra sol. toplandılar. beklediler, beklediler. bekleyenleri beklediler. biri erkek biri kız. biri düğün bir yas. biri toy bir pus. gözler ve yaşlar. sesler, süperpoze, çift kırma, art arda. beddular, art arda. kerpiç evlerin el değmemiş köşelerinde dünya yaratıldığından beri görülmemiş bir utançla gözlerini devirip. gözleriyle gözlerini devirip.

daha da geriye. birkaç ölüm öncesi, birkaç doğum. kıtlık yoksulluk. buğdayın öpülüp başa konulması, sonra başın yere değmesi. baş başa. hayber. cennet kapısı. zülfikar ve iyi günler. her şeye rağmen.

döne döne döndü bir kara taşa. hani şu kimselerin geçmediği, yolaksız, himmetsiz. hatırladı. dünyadaydı. taş da olsa. adı dünya. üzerinde. yaşamak böyle bir şey mi gerçekten? birkaç kaba taşa, birkaç kiremite, birkaç kömüre, sora sora. cevap alamasa da.  işte tam orada kader-i mutlak, hasbünallahüvenimelvekil.

bir adam, elinde kör bir testereyle, yürümeye başlamıştı.

avucunda toprakla.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik Ali Güney, öykücü....

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu....

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”