Kimse başını yukarı kaldırmaz bu evde. Duvar diplerinden yürür insanlar. Sanki göz göze gelirlerse bir sır dökülecek, bir sessizlik delik deşik olacakmış gibi. Oysa yukarısı her şeyi saklar anne şefkati ile çiçek işlemeli bohçalara… Nemli sıvalar, zamanla pul pul dökülen duvar boyası, köşelerde gizli kalmış fısıltılar…
İlk geldiklerinde evin odalarında yankı vardı. Ayakkabıların topuk sesleri boşlukta çoğalıyor, sözler daha söylenmeden karşı duvara çarpıp geri dönüyordu. Kadın mutfağa girdiğinde önce pencereyi açtı. İçeriye içli bir rüzgâr doldu. Sonra, ellerini tezgâha dayayıp bir süre öylece durdu. Zamana fısıldar gibi titrek hareket eden dudakları sanki bir şeyi geri almaya çalışır gibiydi.
Adam, ayaklarını sürüyerek geziyordu evde. Bir evden çok, bir geçmişin içinde yürüyormuş gibiydi. Çocuk, odaların arasında koşmuyor, sanki geçmişi arıyordu. O arayışın neye denk geldiğini o zaman kimse bilmiyordu belki ama şimdi biliyorum. Bazı boşluklar, sesle değil sessizlikle doluyor.
Bir keresinde, gecenin bir yarısı uyanmıştım. Kadın salonda oturuyordu. Elinde küçük bir çerçeve, yüzüne düşmüş birkaç saç teli. Başını öne eğmiş, eski bir zamanla konuşuyordu sanki. Radyodan gelen cızırtının içinde, bir ses arıyor gibiydi. Bazen birkaç sözcük dökülüyordu dudaklarından: “Yetişemedim… çok sürdü… ben de bekledim…”
Ertesi gün, kadın duvarları silmeye başladı. Bir lekede duraksadı. Uzunca baktı o noktaya. Parmaklarını gezdirdi. Orası, zamanında çocukların kalemle yazı yazdığı bir köşe olmalıydı. Belki “anne”, belki “canım”, belki yalnızca bir isim… Ama kadın neyi okuduysa, gülümsedi. Ardından gözleri doldu. Yüzünü sildiği bezle gözlerini sildi bu kez.
Çocuk o aralar tavan arasına merak salmıştı. Çatlağın arasından yukarı baktı bir gün. Uzunca. Sanki orada yaşayan birini görmüş gibi. Başını eğip fısıldadı: “Sen de mi buradasın?”
Bazı sesler duvarlardan geçmez. Ama bazı bakışlar geçer. O çocuk, belki de ilk kez orada bir şeye inandı. Görmediği, ama sezdiği bir şeye. O an, evin içinde bir şey değişti. Belki tavan biraz daha çöktü. Belki de yalnızlık, yer değiştirdi.
Zaman geçti. Kadının gözleri giderek uzaklaştı buradan. Kimi sabahlar mutfağa uğramadan çıktı. Adam hâlâ aynı yerde oturuyor, aynı gazeteyi açıyor, aynı satırda dalıp gidiyordu. Ev, eski bir şarkının son nakaratı gibi dönüp duruyordu kendi içinde.
Bir sabah kimse uyanmadı. Evde sadece rüzgâr vardı. Perdeler içeriye geçmişten kalma kokuları taşıdı. Tahta gıcırdadı. Sessizlik ağ gibi gerildi duvarlara. Sonra genç biri geldi. Perdeyi değiştirdi, duvardaki çerçeveleri indirdi. Kilimleri geçmişin üzerine silkeledi.
Ben oradaydım. Herkes gittikten sonra da kaldım. Genç adam geldikten sonra da. Her sessizliğin içini dinledim. Her gidişin yankısını ezberledim.
Yorum Yaz