Ana Sayfa ÖYKÜ “Tavan Arasında Sessizlik” – Sait Özden
ÖYKÜ

“Tavan Arasında Sessizlik” – Sait Özden

Paylaş

Kimse başını yukarı kaldırmaz bu evde. Duvar diplerinden yürür insanlar. Sanki göz göze gelirlerse bir sır dökülecek, bir sessizlik delik deşik olacakmış gibi. Oysa yukarısı her şeyi saklar anne şefkati ile çiçek işlemeli bohçalara… Nemli sıvalar, zamanla pul pul dökülen duvar boyası, köşelerde gizli kalmış fısıltılar…

İlk geldiklerinde evin odalarında yankı vardı. Ayakkabıların topuk sesleri boşlukta çoğalıyor, sözler daha söylenmeden karşı duvara çarpıp geri dönüyordu. Kadın mutfağa girdiğinde önce pencereyi açtı. İçeriye içli bir rüzgâr doldu. Sonra, ellerini tezgâha dayayıp bir süre öylece durdu. Zamana fısıldar gibi titrek hareket eden dudakları sanki bir şeyi geri almaya çalışır gibiydi.

Adam, ayaklarını sürüyerek geziyordu evde. Bir evden çok, bir geçmişin içinde yürüyormuş gibiydi. Çocuk, odaların arasında koşmuyor, sanki geçmişi arıyordu. O arayışın neye denk geldiğini o zaman kimse bilmiyordu belki ama şimdi biliyorum. Bazı boşluklar, sesle değil sessizlikle doluyor.

Bir keresinde, gecenin bir yarısı uyanmıştım. Kadın salonda oturuyordu. Elinde küçük bir çerçeve, yüzüne düşmüş birkaç saç teli. Başını öne eğmiş, eski bir zamanla konuşuyordu sanki. Radyodan gelen cızırtının içinde, bir ses arıyor gibiydi. Bazen birkaç sözcük dökülüyordu dudaklarından: “Yetişemedim… çok sürdü… ben de bekledim…”

Ertesi gün, kadın duvarları silmeye başladı. Bir lekede duraksadı. Uzunca baktı o noktaya. Parmaklarını gezdirdi. Orası, zamanında çocukların kalemle yazı yazdığı bir köşe olmalıydı. Belki “anne”, belki “canım”, belki yalnızca bir isim… Ama kadın neyi okuduysa, gülümsedi. Ardından gözleri doldu. Yüzünü sildiği bezle gözlerini sildi bu kez.

Çocuk o aralar tavan arasına merak salmıştı. Çatlağın arasından yukarı baktı bir gün. Uzunca. Sanki orada yaşayan birini görmüş gibi. Başını eğip fısıldadı: “Sen de mi buradasın?”

Bazı sesler duvarlardan geçmez. Ama bazı bakışlar geçer. O çocuk, belki de ilk kez orada bir şeye inandı. Görmediği, ama sezdiği bir şeye. O an, evin içinde bir şey değişti. Belki tavan biraz daha çöktü. Belki de yalnızlık, yer değiştirdi.

Zaman geçti. Kadının gözleri giderek uzaklaştı buradan. Kimi sabahlar mutfağa uğramadan çıktı. Adam hâlâ aynı yerde oturuyor, aynı gazeteyi açıyor, aynı satırda dalıp gidiyordu. Ev, eski bir şarkının son nakaratı gibi dönüp duruyordu kendi içinde.

Bir sabah kimse uyanmadı. Evde sadece rüzgâr vardı. Perdeler içeriye geçmişten kalma kokuları taşıdı. Tahta gıcırdadı. Sessizlik ağ gibi gerildi duvarlara. Sonra genç biri geldi. Perdeyi değiştirdi, duvardaki çerçeveleri indirdi. Kilimleri geçmişin üzerine silkeledi.

Ben oradaydım. Herkes gittikten sonra da kaldım. Genç adam geldikten sonra da.  Her sessizliğin içini dinledim. Her gidişin yankısını ezberledim.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

BERHAVASÖZLÜK

berhavasözlük VIII: “asaf hâlet çelebi, om mani padme hum, mistik sembolizm” – Esma Polat 

Asaf Hâlet Çelebi İlk gençliğini işgal yıllarında idrak eden edipler neslindendir. Çocukluğunu Cihangir’deki büyük bir konakta; geniş bir aile içinde; kalfalar, halayıklar, dadılarla...

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu....

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”