Ben en çok öğleden önce patates kızartması kokan apartmanları sevdim. Yuvarlak bir tepsi üzerinde sıra sıra dizili üç beş çay bardağı, tulum, örgü peyniri, patates kızartması, domates, salatalık, vişne reçeli, tereyağı ve çörek… Şimdi böyle bir sofra kurulsa, önüne bağdaş kurup otursak, kocaman kahkahalar patlatsak etrafında, duvarda asılı duran “Allah” ve “Muhammed” levhaları aşka gelse. Buralardaki o şaşalı evlerin ruhsuz eşyaları gibi değil, insana ben de varım ve buradayım dedirtecek cinsten bir ruh üfürse. Sofraya düşen ekmek kırıntılarını yerken, bize bir ceviz kabuğunu doldurmayan bu kırıntıları toplatan sebepleri düşünsek…
Taşra kızıyım ben. Öyle diyorlar burada. Diyarbakır’a gideceğim zaman, “Köye mi gidiyorsun?” diyorlar. Diyarbakır’dan çörek getirdiğimde, “Köyden mi getirdin?” diyorlar. Diyarbakır bir köy değil, şehir. Bunu bilmiyor oluşları beni deli ediyor. Köylü olmaktan gocunmuyorum elbette. Ama işte, garip buluyorum bu durumu. Etrafımda ilginç olmaya çalışan bir sürü insan oldu. En çok da bunu kompleksle yapan insanlara tahammül edemedim. Her sabah elinde büyük boy mocha ve kruvasanla sınıfa giren arkadaşlarımın nereden geldiklerini merak edip durdum. Soramadım hiçbirine. Bugün olsa, sorardım. Sanırım ben de ilginç biriyim. Çikolatalı babka’yı sevmediğim için ilginç… Ya da lahmacunu pizzaya tercih ettiğim için. Hem bu “ilginç biri olma” meselesi, harbiden ilginç.
Sentetik Sezar diye bir vintage giyim ve takı dükkânı var. Aslında ondan da önce Sentetik Sezar diye bir şarkı var: “Tut seninle mutsuzluğuma…” diye başlıyor. O kısma hiç girmeyeyim.
Dükkân demiştim, değil mi? İlginç olmak isteyenlerin uğrak yeri bir yer.
Bit pazarından üç beş liraya aldıkları eski püsküleri restore edip tutkusu ve bu konuda hassasiyeti olan insanlara deli fiyatlara satıyorlar. Misal, Deborah Watling’in köyündeki teyzesinin nenesinin paltosunu üzerinde gururla taşıyor bizim Sevgi. İki beden büyük geliyor üstelik. Ben aynısını Diyarbakır’dan giyip gelsem yanlarında oturtmaz, utanırlar benden. Neyse. Maskülen ya da “dönem modası” dedikleri ciks şeyler… Benim aklımın ve zevkimin almadığı cinsten. Hele o güneş gözlükleri yok mu? Ben en çok, Sevgi’nin tüm bunların kendisine yakıştığını sanmasına deli oluyorum. Üniversite, hayatımda rastladığım ve içinde nefes almak zorunda olduğum en saçma ortamdı. Sevgi’yi de orada tanıdım. Aslen Sivaslı’dır. Babası gayri menkul işi yapıyor Bakırköy’de. Annesi ev hanımı. Bir keresinde beni yemeğe davet etmişlerdi…
O akşam… Ayakkabılarımı hemen kapının önünde çıkardım. Girişte asılı duran aynada kısa bir süre kendime baktım. Saçlarımı düzelttim. Üzerimdeki montu nereye asacağımı bilemeden elimde taşıdım. “Geç salona, ben de geliyorum,” dedi Sevgi. Salon… Birden “bizim evdeki oturma odası”nı düşündüm. Sadece üç çekyat, bir tv ünitesinin bir de üzeri çay lekeleriyle dolu olan üçlü bir zigon sehpanın olduğu oturma odamızı. O odadan çok uzaktaydım. Havası bile kendini gösteren bir evdi burası. Duvardaki çerçevelerin içinden gülümseyen bembeyaz dişler, kep törenleri, Antalya, Paris tatilleri… Her şey yerli yerindeydi. Masaya oturduk. Masa demek bile eksik olurdu. Masa da masaydı. Üzerinde taşlı bir runner, kristal bir sürahi, ince uzun kadehler, kat kat katlanmış peçeteler… Her şey birbirine uygun ve birbirinden haberdar gibiydi. Yemekler teker teker kondu sofraya. Çorba, ara sıcaklar, zeytinyağlılar… İç pilavlı ve karamelize portakal soslu hindi vardı ana yemekte. Bu kadar uzun ismi olan bir yemeği ilk kez duymuştum. Kaşığımı, çatalımı nereye koyacağımı bilemeden karıştırdım tabağı. Bizim oralarda yemek isimleri çoğunlukla tek kelime olmadı en fazla iki kelimedir. Meftune, dolma, ciğer, tırşik, kuru fasülye gibi. Öyle dümdüz yani.
O akşam kendimi çatal bıçakla yemek yiyen biri gibi değil, çatal bıçakla sınanan biri gibi hissettim. Epey şey sordular bana o akşam. Okuldan, bölümden, bursun detaylarından, ailemden… Çoğunu hatırlamıyorum ama şunu hatırlıyorum: Sıradan bir devlet memuru babanın sıradan bir kızının hiçbir özel eğitim almadan iyi bir özel üniversiteye tam burslu olarak yerleşmiş olmasına ve harbi çalışkan olmasına hayret ediyorlardı. Ben geçmişimle ve durduğum yerle onlara bayağı bayağı ilginç geliyordum. Diğer yandan bütün bir kışı tek bir kabanla geçiriyor olmam onlar için bir yoksulluk alametiydi. Yemekten sonra hep beraber survivor seyrettiler. Poyraz diye bir elemanın kondisyonundan, ekranlara yakışmasından ve zekasıyla diğer yarışmacılara göre çok farklı bir seviyede durduğundan bahsediyordu Sevgi’nin babası. Poyraz hiç ilgimi çekmedi. Sevgi ve ailesi hararetle televizyona bakarken benim ilgimi, Sevgi’nin anne-babasının yanında bacak bacak üstüne oturuşu çekti. Bir ağırlık çöktü üzerime. Bu, bir sessizlik değildi. Sanki yavaş yavaş, görünmeden gelen, tenime dokunmadan içime yerleşen bir yalnızlıktı. İçinde küçük bir çocuk vardı. Kazağının ucunu mandalla asmışlar gibi sarkıyordu, beslenme çantasındaki yumurtası kırılmış, kokusu tüm sınıfa yayılmıştı. O çocuk, şimdi benim içimde ağlamadan oturuyordu. Sadece gözlerini kısıp utana sıkıla etrafa bakıyordu. Bu eve, bu eşyalara, bu insanlara… Herkes birbirinden ne kadar da başka başka diyordu.
Ben, sanki birinin hayatına ödünç alınmış gibiydim. Kısa süreliğine verilmiş bir kostüm giymiştim. İç pilavlı hindinin ismi kadar uzaktım bu hayattan. Çatal bıçağın metali hâlâ dişlerimdeydi. Sanki içimde bir şey kırılmamış ama ben parçalanmış gibiydim. Beni ben yapan neydi acaba? Aklıma bir sürü şey geldi. Kurutmalık biber, patlıcan oyarken sırasıyla hepimizin aynı parmağımızı kestiği o yazı anımsadım. Patlıcan karısı ellerimizin biber yanığı içinde cayır cayır yanışını. Yanışlara, kesiklere aldırmayan annemin o yanışa da aldırmayışını. Akabinde oturup saatlerce nane, reyhan ayıkladığınız ertesi günü. Akabindeki günlerde hunharca patlıcan salamurası, turşu, konserve yaptığımız günleri… Bütün o kavruk yazlar ve o kırk derece sıcağın gölgesinde yaptıklarımızı tükettiğimiz kışlar mıydı beni bu yapan? “İnsan nerenin yerlisidir?” diye sormuş ya şair, insan doğduğu evin yerlisiydi bana kalırsa.
Ben babamın yanında hiç bacak üst üste atmadım. Baba demek dağ demek. Heybet demek baba, güç demek, ağırlık demek. Elinde iki kilo portakal, iki kilo patates, yarım kilo kuşbaşı et ve ayçiçek yağı getiren… Ekmek getiren demek baba. Lanlı lunlu konuşulmaz, sigara içilmez babaların yanında mesela. Babayla haber, tartışma programı seyredilir, varsa bir aile dizisi ya da belgesel seyredilir. Reklam bile seyredilmez. Reklamlarda ne çıkacağı belli olmaz sonuçta. Babaların yanında utanılacak bir görüntüye maruz kalınmaz. Babaya, saygı sevgi göstermekten önce gelir bizde. Sevgi öyle ortaya saçılacak bir duygu değildir. Saklanır, örtülür üzeri. Örtülü de olsa kim kimi sever bilinir, hissedilir ve karşılık verilir aynı titizlikle? Sevgi duvarda asılı duran mushaflar gibidir hülasa. İncitmemeye özen gösterilir. Sevgi çarçur edilecek bir şey değildir yani. Saygı ise dildir, bedendir, ruhtur. Neden, niçin demek, her olguyu didik didik etmek de bir huy değildir. Hayır dediyse anne babalar, vardır bir bildikleri. Onlar bizim için en iyisini bilir ya da bilmediklerini oldurmaya çabalarlar. Kararları sorgulanmaz. Hesap sorulmaz onlardan. Onlara hükmetmeye çalışılmaz.
Bilmeyen insan mutlu insandır ya da huzurlu. Biz bilmediğimiz için huzurluyduk tam olarak. Şimdilerde bilmek beni yoruyor. Modern pedagojiyi altüst ettim. Doğrusu nedir? Karar veremedim henüz. Otuzlu yaşlarıma bu büyük iç hesaplaşmalarıyla yürümekten ötürü pek mutlu değilim açıkçası. Zihnimin bir batı, doğu ya da geçmiş ve gelecek devinimi içinde oluşundan ötürü huzursuzum. Belli bir yaştan sonra suları duruluyor mu insanın içinden acaba? Böyle tip tip mi bitireceğim ben bu ömrü?
Hani insanın ömründe hiç unutamadığı anılar olur ya, Sevgiler’de geçirdiğim o akşamı hiç unutmadım. Ne zaman kendimi ayrık otu gibi hissetsem bu şehirde, aklıma o akşam düşer. Damağımda iç pilavlı, karamelize portakal soslu hindi tadı belirir anında. Kendimi sınıftaki kolları sümüklü çocuklar gibi hissederim. Hani şu beslenme çantasında haşlanmış yumurta, çökelek ve bazlama taşıyan, kazağının paçasında mandal izi olan çocuklar gibi…
Sevgi ve diğerleri ise öğretmen ya da assubay çocuğudur o sınıfın. Onların beslenme çantalarında çikita muz, kupkek, çift kaşarlı tost, kutu Pepsi ve desenli peçete olur. Neyse… Nereden nereye. Bir yüksek lisans kaydı için geldiğim şu kampüsün bana düşündürdüklerine bak.
Hepsi, bir yarım saattir telefon konuşmalarına şahit olduğum bu kız yüzünden. “Hayatta dönmem artık Ağrı’ya, oralarda yapamam. Allah aşkına, düşünsene: Koton bile yok!” diyor. Sentetik bir dili var. Paçalarında ise mandal izi. O bilmiyor ama ben görüyorum. Durmuş ona bakıyorum tip tip. O mandal izini nerede görsem tanırım.
-“Pardon, bir problem mi var?”
-Yooo, hayır. Gözüm dalmış size taraf. Gerçekten. Kusura bakmayın lütfen.
Harika bir yazı,tam da mandal izi olanlar anlar ancak bu yazdıklarınızı,yazınızda kendi çocukluğumu ve gençliğimi buldum.Başka başka yazılar için sabırsızlıkla bekliyor olacam
Ayşe hanım, yüreğimde ince ince sızlayan yaraya mikrofon tuttunuz. “Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet” dizesini şaire yazdıranın ne olduğunu yaşayarak öğrendim ben de. Dertler dert mi? Samimiyet ve saygıdaki belirgin sınır nasıl böyle saydamlaşmış? Ben de tip tip kaldım bu diyarda. Dünyaya alışmak zaten mümkün değil, belli ki lüzum da değil, idare ediyoruz edebildiğimiz kadar. Daha yazasım var da siz zaten yazmışsınız, mis gibi. Yüreğinize, ellerinize sağlık…