
Orhan Pamuk
Orhan Pamuk, modern Türk romanının en çok tartışılan ve en çok okunan yazarlarından biridir. Onun romanları hem Doğu ile Batı arasındaki gerilimi hem de bireyin iç dünyasındaki çatışmaları derinlemesine işler. Pamuk’un eserlerinde yabancılaşma bireyin kendi toplumuna, kendi benliğine ve hatta kendi geçmişine duyduğu mesafede görünür hâle gelir.
Yabancılaşma teması Pamuk’un eserlerinde farklı biçimlerde işlenmiştir. Onun modernleşme serüveni olarak geniş bir panorama sunduğu Cevdet Bey ve Oğulları romanında yabancılaşma kısmen ele alınır. Kafamda Bir Tuhaflık romanı, yabancılaşmayı sevdiği kızın ablasıyla evlenmek zorunda kalan Mevlüt karakteri üzerinden derin bir şekilde aktarır. Kar romanında ise bütün bir ülkenin kendine, düşüncesine ve aidiyetine nasıl yabancılaştığı gösterilir.
Pamuk’un yabancılaşma temasını en etkili işlediği eser ise Kara Kitap’tır.
Kara Kitap
Kara Kitap, yabancılaşma temasını en yoğun biçimde işleyen romandır. Postmodern yapısı bu etkiyi artırır. Romanın iki önemli karakteri, Celal ve Galip’in arayış süreçleri, yabancılaşmanın farklı boyutlarını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Pamuk, kendi ifadesiyle Kara Kitap’ı Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk isimli eserinin günümüze uyarlanması olarak tasarlamıştır. Milliyet yazarı Celal Salik Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’yi; Galip, Şeyh Galib’i temsil eder. Galip, Hüsn ü Aşk’taki Aşk’ı; Rüya ise Hüsn’ü karşılar. Romanın eksenini kimlik arayışı oluşturur. Galip, Celâl’in yerine geçer; bu da yabancılaşmanın belki de en rafine hâlidir.
Gazete yazarı Celal ortadan kaybolur, Galip ise onu ararken Celal’e dönüşür. Bu izlek, modern dönemin geleneksel döneme duyduğu ilgi ve özlemin en belirgin göstergesidir. Romanın kadın kahramanı Rüya, bu arayışın merkezindedir: Galip Celal’i mi, yoksa Rüya’yı mı aramaktadır? İstanbul’un sisli atmosferinde bu arayış iç içe geçer ve sonunda her şey birbirinin içinde kaybolur.
Yabancılaşma
Farsça bir kelime olan “yaban” gündelik dilde kullanımdan düşmüş gibi görünse de ikilemede hâlâ yaşamaktadır: “yazı yaban.” Yazı kelimesiyle yaban kelimesinin yan yana gelip ikileme oluşturması muhteşem bir güzelliktir. TDK Sözlük yaban kelimesi için “insan yaşamayan ıssız yer, evcil olmayan, ehlileştirilmemiş, ait olunmayan yerde bulunmak” gibi anlamlar verir. Zaten “yazı yaban” ikilemesi de “insan bulunmayan yeri” ifade ederken insanlığın yitiriliyor oluşunu da ima eder. TDK Sözlük yazı kelimesi için “düşüncenin belli işaretlerle yazılması” tanımını yapar. Dinî literatürde ise “yazgı” (kader) ile eş anlamlıdır. “Yazılmış olan”la “ait olmadığın yerde bulunmak” yan yana geldiğinde yani “yazı yaban” ikilemesinde kader ile yabancı konumu birleşir: Bir yazgın vardır ve daima “ait olmadığın yerde” bulunacaksın.
Yaban kelimesine -cı yapım eki getirildiğinde mesele açıklığa kavuşur: Yabancı, yani oraya (ya da buraya) ait olmayan. Buraya ait değildir ama işte buradadır. Modern dönemle birlikte hiç kimse “ait olduğu yerde” kalmayı başaramamıştır. Zaten modern dönem herkesi bulunduğu yerden kentlere iş gücü olarak devşirmeyi amaçlamıştır. Böylelikle herkes yabanda, herkes yabancı hâline gelmiştir. Eğer toplumun büyük çoğunluğu yabancılardan oluşuyorsa “yabancı” olmak anlamını yitirir. Kapitalist düzen bu hissi ortadan kaldıracak bir kavram icat etmiştir: “birey.”
Yabancılaşmayı felsefi içerikle ele alan ilk isim Hegel’dir. Ona göre insan yaşamı doğal değildir, bilinç gerektirir ve bu da yabancılaşmayı kaçınılmaz kılar. Marx, yabancılaşmanın tarihsel koşullara bağlı olduğunu ve özel mülkiyet ortadan kalktığında sona ereceğini savunur. Freud ise emeğin başkası için sarf edilmesinin haz ilkesine aykırı olduğunu, bunun da doyumsuzluk ve yabancılaşma yarattığını ileri sürer.
Kentlerde işçi olarak çalışan bireyin kaderi, yabancılaşmadan kurtulma yollarını aramaktır. Bireyin zamanı parçalanmıştır: Çalıştığı işyeri ona ait değildir; işten sonra kalan zamanı da işverence dolaylı biçimde belirlenir. Bu nedenle edebiyat özellikle roman, yabancılaşmayı anlatmanın en önemli alanı hâline gelir. “Bireyin bunalımı” edebiyatın en çok işlediği konulardan biri olur. Geçmişe duyulan özlem, geleneksel ilişkilerin nostaljik söylemi bununla iç içe gelişir.
Edebiyatta yabancılaşmanın karşılığı olan “bireyin bunalımı”, Yakup Kadri’nin Yaban romanından başlayarak Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarına, oradan Orhan Pamuk’a kadar uzanan geniş bir yelpazede işlenmiştir. Özellikle Tutunamayanlar, yabancılaşma kavramının zirvesini temsil eder.
Yorum Yaz