Ana Sayfa SÖYLEŞİ Halit Selim Dönmez ile Deneme Üzerine
SÖYLEŞİ

Halit Selim Dönmez ile Deneme Üzerine

Paylaş

Sorular: Hüseyin Ahmet Çelik //

Merhaba. İsminizi 2011 yılında Edebî Müdahale’de görmüş olmalıyım. Hafızamı zorlayınca size Cafcaf’ta da rastlamış olabilirim diye düşündüm. Ve bu zamana kadar denemelerinizi Söğüt, Edebîce, Edebiyatist gibi pek çok dergide okuduk. Hasar Kaydı ve Eza Sahası İçinde adlı iki deneme kitabınız yayımlandı. Fakat ilk soru, en zoru: Siz kendinizi nasıl tanımlar ve tarif edersiniz? Nasıl başladı ve neler oldu?

Merhaba. Kendini tanımak marifetlerin marifeti, diyor Cemil Meriç. Ben kendimle tanışabilmiş değilim henüz. Süreç içerisinde, yazdıklarımdan kendime bir “kendim” devşirip “Ben şuyum.” diyebilir miyim, bilmiyorum. Ama o arayışla okuyup yazıyorum sanki. Edebiyat yurduna konumlanışımı anlamlandırabilmek için de “en başa” dönmem gerekiyor tabii: İnsan, doğunca kendini bir kucakta bulur; bense doğduğumda kucağımda edebiyatı buldum: Babam, bana yazdığı şiirle, oracıkta beni bekliyordu. Müthiş bir sahnedir, doğduğumda olanları ölsem unutamam! Üstelik kendisi yolumu gözlediği gibi ülkenin de beni beklediğini iddia ediyordu:

Gönlü engin bir deniz,
Yağmur gibi tertemiz,
Seni bekler ülkemiz,
Benim güzel çocuğum.

Bu kadarı da abartıydı artık! Fakat sanat da mübalağa istiyordu zaten. Ne olduysa o an oldu. İlk “zehri” böylece almış bulundum. O gün bugündür huzurum yoktur. Öyle ki Ferdi Tayfur “Huzurum Kalmadı”yı bestelememiş olsaydı onu bir gün ben bestelerdim kesin. Ama huzursuzluğun da kimi getirileri olabiliyor doğrusu: Sanatı ve hatta sanatçılığı getirebiliyor çağırmayı bilirsen. Ben bildim mi bilemiyorum ama Allah bahşetti ve kendileriyle az biraz sükûn bulayım diye müzik ve edebiyatı gönlüme yarar birer yâr bildim. Zaten müzikle iştigal etmeyenin edebiyatçılığına, edebiyatla ilgilenmeyenin de müzisyenliğine güvenemeyiz. Ufaktan müzikle, epeyce de edebiyatla alakalı biri olarak benim sanatçılığıma güvenilebilir mi peki? Umarım.

Kuşağınızın aksine edebiyata şiir, roman ya da öyküyle değil de denemeyle başladınız. Bir tür olarak deneme hakkında neler söylemek istersiniz?

Modern edebiyat Montaigne’le başlar ve kendisi “deneme” türünün kurucusudur. Denemesiz bir dünya edebiyatı tarihi yazılamaz, burası kesin, bu kısmı geçtik. Ben size şimdi başka bir şeyden söz etmek niyetindeyim: O zamanlar çocuktum. Babamla –hiç görmediğim– dedemin mezarına gittik bir gün. Dedemin yanında da onun babası yatıyordu, yatıyordu dediğim, ebedî uykusunda yani, oh, kafa rahat… Anlayacağınız, “mizansen” hazırdı ve Peder Bey yine yaptı yapacağını:

Dedemin mezarı işte burası,
Babamınki onun yanı sırası,
Buralarda benim yerim neresi?
Sordum, söylemedi mezar taşları.

Yunus musun mübarek, nasıl yazdın sen bunu? Anlarsın, dedi babam. Hâl diliyle konuşmayı bilirdi. Bense henüz hâlce konuşamıyor ama konuşulanları çat pat anlayabiliyordum. Anladım: Hayat bazen insana şair olmaktan başka seçenek bırakmıyordu. Öylece yazıyordun işte: mahkûmiyetten. Ben de masumane manzumeler karalayarak başladım yazmaya ilkin. Ortaokul ve lise yıllarımda sistemi taşlama denemeleri yaptım şiirle. Attığım taş ürküttüğüm kurbağaya değmedi, dönüp yine bana değdi, başım yarıldı, gönlüm buruldu, çekindim, kabuğuma çekildim. Fakat yayımlanan ilk metnim de kendine Cafcaf dergisinde yer bulan bir manzum hikâyeydi yine: Üniversiteli Müteşair Hasta. Yıl 2011. Yirmi bir yaşındaydım. Cafcaf, ilk ciddi depreniş, profesyonel mecrada ilk sınanış. Peşi sıra Edebî Müdahale macerası… “Feryad u figan koparam” kastıyla çeşitli öyküler yazdım burada. Derken şaşılmayacak bir şey oldu ve dergi kapandı, ben içime kapandım. Bu “içe dönüş” yolculuğu 2018’e dek sürdü ve o yıl itibarıyla, uzun süredir kendime sakladığım denemelerimi gün yüzüne çıkardım bu kez ve “Yeniden merhaba,” dedim, “ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

Yanıt gelir, gelmez; onu bilemem ama denemeyi seviyorum ben. “Sevgi niyesizdir.” der Tuğrul İnançer. “Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız.” der Nihal Atsız da. Deneme ilginçtir, şaşırtkandır; İnançer’le Atsız’ı aynı sokakta buluşturabilir. Gene de “Neden deneme?” sorusunun bende tam bir karşılığı yok galiba. Yazar, masaya oturup da şu türde bir metin yazayım der mi? Zannetmem. Çünkü metnini yazınsal türe uydurmaya çalışmak,uyduruculuğa –peki hadi “yaratıcılığa” diyeyim– vurulmuş ağır bir darbedir. Bense yazmazsam öleceğimi vehmettiğim birtakım şeyler yazarım ve sonra onlara bir ad, bir sıfat, bir sınıf arayabiliriz. Bulamasak da olur. Belki daha iyi olur. Zaten türlerin kavşak noktasında ikamet edene, yalnızca o kişiye “yazar” denmeli. Türleri aşmasını bilmeyenin güçlü bir yazar olamayacağını düşünmüşümdür hep. Nitekim türleri tanıyan, türleri tanımaması gerektiğini bilir ve icabında hayır der yiğitçe, ey lüzumsuz tasnifçi, tanımıyorum senin tahakkümünü! İşte denemeyi de özgürlüğe kapı aralayan, dayatmacı olmayan yanlarıyla tanıyor ve seviyoruz. Seviyoruz dedim ama çağdaşlarımın birçoğunun bu türe pek yakınlık göstermediği de ortada. Niçinini bilemem, denemeyle bir yere varılamayacağını sanıyor olabilirler. Oysa sanı değil, tastamam gerçeklik bu: Yeryüzünde hiçbir esaslı kişi hiçbir şekilde hiçbir yere varamaz zaten: istisnaları ve “Sakıncasızdır.” ibarelileri saymazsak tabii! (Tam bu noktada “tensip” kelimesini kullanmayı çok isterdim.) Varsın olsun ben denemeyle varamayayım, siz öyküyle varamayın, öteki bey şiirle varamasın, beriki hanım da romanla varamasın. Varacakların, olacakların, görüleceklerin, sırtı sıvazlanacakların, parlatılacakların, “ekran yüzü” yapılacakların isim listesi belli değil mi? O zaman “tür”e takılmaya gerek yok. Türe takılan, şakkadak düşer çünkü. Zemin zaten kapkaygan. Ha evet, deneme çoğu organizasyonda “yarış dışı” tutulduğundan, ona tutulanların hâli harap, eyvallah; ama ödül sahiplerinin koşu öncesinden belli olduğu yarışmalara katılmıyorum zaten ben. Deneme biraz da bu demek: yarışmaya katılmamak. Bu katılmayış bana şöyle bir konfor alanı sağlıyor: Koşumu başkalarının seyir zevki için yapıyor değilim. Yazımı başkalarının keyfi için yazıyor değilim. Başkalarına da yazıyorum elbette ama “başkalarına göre” yazıyor değilim. Bana kendim olacağım ve kendim kalacağım sahayı sunacak edebî tür hangisiyse orada top koşturmaya hazırım bu anlamda: bu saha, tribünlerini on binlerin doldurmadığı Eza Sahası olsa da! Çünkü –bunu aynı zamanda “edebiyat öğretmeni” vasfımla bilhassa söylüyorum– benim için yalnızca “iyi metin” ve “iyi olmayan metin” vardır, gerisi hikâye. Öte yandan bir yazısında “Çocuk milletler roman, erişkin milletler deneme okur.” diyor mesela Meriç. Desin. Şurası kesin: Ben türlerin kardeşliğine inanıyorum kardeşim, yüzyılımız melez metinlerin yüzyılı olacak ve geriye yalnız metîn metinler kalacak. Bense kaleme, en sağlam kaleme sığındığımda “şimdilik en kucaklayıcı tür” olarak gördüğüm denemedeki ısrarımı sürdürmek istiyorum sadece. Öyleyse Rumi’yi de yâd ederek belirteyim: Ben yazı yazarken pergelleşiyorum sanki; bir ayağım deneme üzerinde sağlamca duruyor, öteki ayağım ne kadar edebî tür varsa hepsini dolaşıyor. Metinlerimi okuyanlar, evet, görsünler dilerim: Yazdıklarım bazen öyküye yaslanır, bazen şiirden beslenir ama her hâlükârda imzamla süslenir, öyle seslenir. Zaten, okunurken, benimsediği edebî akımı ya da kalem oynattığı yazınsal türü unutturamayana yazar mı denirmiş? Edebiyat bir esrime ve esritme hâlidir. Kişi Tatar Çölü’nü romandayım değil de beklemekteyim duygusuyla okuyamıyorsa, Tanrı’yı Gören Köpek’i öyküdeyim değil de görmekteyim zevkiyle okuyamıyorsa, Mihriban’ı şiirdeyim değil de aşktayım coşkunluğuyla okuyamıyorsa, Hasar Kaydı’nı da denemedeyim değil de denenmekteyim aşkınlığıyla okuyamayacaktır.

Secili ve seciyeli bir diliniz var. İroniye sıkça başvuruyorsunuz ve mizah hep yedeğinizde. Sonra anıştırmalar, çağrışımlar… Deneme yazarının dilden başka tutunacağı neyi olabilir, bilemiyorum. Sınırsız bir malzemeyi yönetmek, serbestiyetin kaosa dönüşmesini önlemek öyle sanıyorum ki dil maharetiyle mümkün. Ne dersiniz?

Ben, dağıtarak anlatmayı seviyorum açıkçası. Şöyle de kurabilirdim bu cümleyi: “Ben dağıtarak” anlatmayı seviyorum, var mıdır taliplisi? Deneme “benin ülkesi” zaten. Dağıtıyorum dilim buyurduğunca. Öyle ya, yazarın işi dağıtmak ve fakat sonra da toparlamak değil mi? Çünkü deli de dağıtır. Hatta en usta dağıtıcılar delilerdir. Yazar dediğin de biraz delidir gerçi ama onu tescilli bir deliden ayıran budur işte: toparlayabilmesi. O nedenle ben bilinçli bir tercihle –enginlere sığmayıp– ana konumun dışına taşıyorum metnimi. Metnim ağırsa da taşıyorum. O gücü bulabiliyorum kendimde. Evet, bu erki bana Türkçe veriyor. Zaten bir slayt akademisyeni gibi sunuma ve konuma sadık kalayım diye bir derdim yok, gözlüklü ve kravatlı metinlerden hiç hazzetmem, ayrıca bir edebî metinde o an o saniye ortaya ne konuyorsa konu tam olarak odur işte, ben de böylesi bir hürriyet hissini yaşayamayacak ve okuruma da yaşatamayacaksam denememin ne âlemi var? Bu manada, şaşırtıya açık metinler olduğunu düşünürüm yazdıklarımın. Anlatımın varacağı yeri önce ben merak ederim, dil oyunlarına önce ben hayret ederim, esprilere önce ben gülerim ve önce ben demek isterim “Sen neymişsin be Türkçe!” diye. Diyorum da çoğu kez. Nitekim ana kaygım dil enstrümanını iyi çalabilmektir. Çalakalem yazabilmek elimden gelmiyor. Zira bu dil benim ışığım, ben bu dile âşığım, dilime bayılıyorum, bu dil beni büyülüyor, büyütüyor da anne gibi. “İnsanın gerçek vatanı ana dilidir, ben onun sınırlarında nöbet tutarım.” diyordu Camus. Ben de mevzuya ve mevziye o kuleden bakıyorum ve yazdıklarımla Türkçenin sadık bir kamus bekçisi olmayı umuyorum. Şunu gördüm üstelik: Dili tutkuyla severseniz size gönül kapılarını sonuna dek açıyor. Sunuyor cümle imkânlarını. Ben de yazılarımda Türkçenin cümle cümle, sözcük sözcük, damga damga ışıldamasını arzu ederim; çok şey midir? “Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm.” diyordu ya şair; “Türkçenin ışıldadığını senin cümlelerinde gördüm.” deseydi mesela okur, hoş olmaz mıydı ki? Bir hoş olurdum o vakit, sarhoş olurdum.

Deneme türünün “taşlama” kolunu temsil ettiğinizi söyleyen oldu mu size? Ben söyleyeyim. Şiirden etimolojiye, müzikten edebiyata, gündelik yaşamdan popüler kültüre uzanan geniş bir yelpazede meselelere bir hicivci tavrıyla yaklaşıyorsunuz. Neyse ki mizah imdada yetişiyor ve bizi karamsarlıktan kurtarıyor.

Yergiden yer yer değil sıklıkla yararlanırım, doğru. Ama içinde yaşanmaz bir dünyada yaşadığımız da yadsınamaz. Yazdıklarımın, iyi bir okura, yani gerek okurluk düzeyi iyi olana gerekse iyilik safında konumlanmış bir okura simsiyah teselliler sunabilmesi emellerim arasındadır. Oğuz Atay, Tutunamayanlar’da “Dünyanın sonu gelmişti; her şeyle acı acı alay edilebilirdi sadece.” der. Ne güzel söyler. İşte sonu gelmiş ancak dönmekte de hâlâ ısrar eden bir dünyada mizaha başvurmak bana da tek çare gibi gözüküyor. Evet, mizah insanoğlunun tek kalesidir ve bütün muzdaripler ona sığınmak zorundadır. Ben de iç ve dış sızılarımı perdeleyebilmek için güldürünün müşfik kollarına atılıyorum doğrusu; o da sağ olsun esirgiyor beni yaşamın tufanından, yaşamak tufanından. Aynı zamanda, bir öç alma biçimi olarak da önem veriyorum ironiye. “Neyin intikamı bu?” derseniz bu soruyu kitaplarım yanıtlasın isterim. Ama itiraf edeyim: Metinlerinde kendine de sataşmaktan çekinmeyen, adaletli bir mizahseverim ben. Tabii, mizah sanatını, dili en iyi şekilde kullanarak ve ölçüyü kaçırmadan kotarabilmek mesele. Gülünç duruma düşmeden güldürebilmeyi bilmek gerekir. Çünkü ne diyor Refik Hâlid: “Dünyada her şeyin biraz fenası, biraz kabası, biraz bozuğu çekilebilir. Fakat mizahın kusurlusu çekilmez.”

Türk edebiyatında ve dünyada takip ettiğiniz, sizi besleyen deneme yazarları kimler? Şöyle de sormak mümkün: Bir denemecinin kaynakları nelerdir?

Bir yazarın beslenme kaynağı evrenin ta kendisi değil midir? Ve âlemin özü şayet insansa, kişi kendine vararak da, varamasa da salt kendine bakarak –ama kendine iyi bakarak– da birçok veri ve verim elde edemez mi acaba? Üstelik “Özgenin ışığı göz aldatandır, / Işık arıyorsan kendini yandır.” diyor Bahtiyar Vahapzade. Öyleyse yanan, “kendini yandıran” kişi, beslenme kaynaklarını da kendiliğinden bulabilme imkânına kavuşmuş olur kanımca. Fakat bu süreçte yine de kimi ustalara başvurursa “kendini yandırma” potansiyeline ivme kazandırabilir. Ben mesela, Türk edebiyatında Peyami Safa’yı, Cemil Meriç’i, İsmet Özel’i, Şule Gürbüz’ü, Attilâ İlhan’ı, Fuzuli’yi, Ziya Paşa’yı, Oruç Aruoba’yı; dünya edebiyatındaysa Tolstoy’u, Schopenhauer’i, Cioran’ı, Pascal’ı, Rochefoucauld’yu, Chamfort’u, Buzzati’yi “kendini yandırma” okulunun hocaları olarak görürüm. “Hoca” sözcüğünü “koca” ile ilişkilendiren köken bilimciler vardır, andığım isimler de benim için koca birer hocadır, ulularımdır onlar benim, metinleri de hiç kuşkusuz “tükenmez bir hazine” niteliğindedir.

Edebiyat dergilerinde ya da dijital mecralarda denemenin ahvali size nasıl görünüyor? Geçiştirilen, yazıverilen, görev kabîlinden savılan bir tür görüntüsü seziyor musunuz?

Füsun Akatlı, “Müptedinin, çaylağın, hamın, hantalın en barınamayacağı yazı deneme yazısı.” diyor. Lakin “deneme” başlığı altında kimi zaman öyle metinlerle karşılaşıyoruz ki şu dizeyi tekraren yinelemekten başka çıkar yolumuz kalmıyor: “Hat galat, mana galat, imla galat, inşa galat.” Neden böyle? Çünkü Ahmet Rasim’i, Ahmet Haşim’i, Nurullah Ataç’ı, Şevket Rado’yu, Hilmi Yavuz’u, Gündüz Vassaf’ı, Enis Batur’u, Nurdan Gürbilek’i… tanımadan deneme yazmaya kalkarsa gülünç duruma düşebilir kişi. Düşüyor da nitekim: Sözün düşüşü budur işte. Behçet Necatigil’in “şiirde doğum kontrolü” önerdiği söylenir. Aynı yöntem her edebî tür için bir “seddizerai” biçimi olarak kullanılabilir aslında. Çünkü şunu unutmamak lazım, bunu Hasar Kaydı’nda da söylemiştim:“Yazmaya yazmaya da hizmet edebilirsiniz yazmaya.” Doğmaması gereken yazı doğmayacak. Bu da edebiyata katkıdır. Hani Hababam Sınıfı’nda Mehmet Hoca basmakalıp şiirler türetme olayını fazlaca abartan öğrencisi Kerem’e “Sana silah zoruyla mı yazdırıyorlar bu şiirleri?” diyordu ya; işte mesele, muhataba bu gibi soruları düşündürmeyecek hakiki yapıtlar inşa edebilmektir. Bu inşanın ana malzemesi de tabii ki üsluptur. Şuna gerçekten inanıyorum: Sanatçılık öncelikle bir biçim ve biçem sorunudur. Yazı sanatkârı da yazısına muhakkak kendi mührünü vurabilmelidir. Yazısına damgasını vuramayan, edebiyata da damga vuramaz. Hiçbir metin özgünlük vasfını tam manasıyla haiz olamaz elbette ama okunmaya layık her metin özgünlüğe göz kırpan taraflarıyla fetheder gönülleri. Söylemek durumundayım: Klişe kurgularla, anlatımı bozuk ifadelerle, dil hatalarının üslup diye yutturulduğu metinlerle bir kesimi (çocukları mesela) tavlayabilirsiniz ama şundan emin olmalısınız: Ehli anlar. Ehli, hakikaten anlar. Ehli, hakikatten anlar, uyduruktan anladığı gibi. Hani bir cips markasının tanıtıldığı reklam filminde, çalışanını “Bunları insan yiyecek, insan!” diye azarlıyordu ya Cem Yılmaz; kişi de yazdıklarına “Bunları Türkçeyi gerçekten bilenler okuyacak; bunları Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ömer Faruk Dönmez, Kadir Daniş, Hüseyin Ahmet Çelik, Kubilay Kavak… okuyacak; yahu bunları ben okuyacağım be kardeşim!” nazarıyla bakabilmelidir. Evet, insan önce kendine rezil olmaktan korkmalıdır yazacağında. İşte o zaman çok sık ve alelade metinler üretme illetinden kurtulup çok şık ve fevkalade metinler yaratma seviyesine yükselebilir. Şu da var: Bacon, “Kısa sürede tasarlanan şeyler sadece kısa süre beğenilir.” der ve oldukça haklıdır.

Berhava’da sıkça sorulan sorulardan birine geldik: Edebiyat öğretmeni ve deneme yazarı olmanın yanında müzikle de ilgilendiğinizi biliyoruz. Edebiyatın vaatleri ile müziğin vaatleri nerede kesişir nerede çatışır? Ve şu: Kişisel hayatımız, mesleğimiz, uğraşlarımız birbirini illaki beslemeli mi, birbirinden etkilenmeli mi, “parçalarımız” aynı teknede harmanlanmalı mı? Bu mümkün mü ya da gerekli mi?

Evrende her bir zerrenin yekdiğeriyle ilintili olduğuna inanırım. Kişisel hayatımız, mesleğimiz ve uğraşılarımız da birbiriyle daima dirsek temasındadır şüphesiz. Bana “iyi bir edebiyat öğretmeni” diyorlarsa, diyorlar demiyorum ama şayet diyorlarsa söz konusu niteliği biraz da yazar ve enstrümanist tarafıma borçluyumdur. Bana “iyi bir yazar” diyorlarsa, diyorlar demiyorum ama eğer diyorlarsa söz konusu özelliği biraz da edebiyat öğretmeni ve beste tutkunu oluşuma borçluyumdur. Yani evet, parçalarımız aynı teknede harmanlanır zaten. Doğal olarak, mecburen, kaçınılmazca böyle olur bu. Ben de edebiyatçı yönümle müzikle ilgilenen yönümü sanatımda bütünleştirebilmek isterim. Çünkü şundan eminim: Müziksiz edebiyat güdüktür, edebiyatsız müzik kadüktür. Müzik de edebiyat da iyi ki var; çünkü insana, insanın dünyadaki yapayalnızlığını onlar gibi zarifçe izhar etme imkânı sunabilen başka iki alan daha yok. Dostlukları eskiye dayanıyor ve eskimeyecek gibi üstelik. Irlayacağı koşuk, fi tarihindeki o ozana, melodisiyle birlikte gelmez miydi azizim? Hâlâ bir âşığa, çığıracağı türkünün sözleri, ezgisiyle beraber gelmez mi şimdi? Bana da gelecekse işte öyle gelsin denemelerim. Cümlenin hasını ayak seslerinden tanıyayım. Aruzu okşayan adımlarından, kapımı ahenkle tıklatışından, usulen “Kim o?” diye sorduğumda “Benim efendim, ben!” derkenki o can alıcı sedasının vurgu ve tonlamasından tanıyayım ben onu. İyi bir müzik kulağım varsa niçin olmayacakmış bu?

Masada ne var? Bizi neler bekliyor?

Bir televizyon programında meşhur bir romancıya yeni kitabının ne zaman çıkacağını sordu sunucu. “Henüz bitirmedim ama eylül ayında çıkacak.” dedi yazar da. Sevindi soruyu soran, eylüle ne kalmıştı şunun şurasında? Yazar zaten cevabının tuhaflığının farkında bile değil. Ama durum böyle işte: Bitmemiş bir kitabın ne vakit çıkacağının belli olabildiği bitmiş bir sektörün içindeyiz.

Sorunuza geleyim: Küçürek denemelerimden oluşan dosyam bir müddettir kitaplaşmayı bekliyor. Kıyamet kopmadan ya da benim kıyametim kopmadan yayımlanmasını diliyorum. Bu dünyada nasip olmazsa da ukbada hep birlikte okuruz belki. Bekleyip göreceğiz. Malum, en temel görevimiz beklemek. Bendeniz de zaten bir bekleme uzmanına dönüştüm yıllar içinde. Şimdi de çeşitli kontrol noktalarında haddinden fazla bekletiliyorum diye kızacak mıyım yani birilerine? Yok, kızamam. Ben, kızsam kızsam, bu şartlar altında dahi yazma edimini sürdürebilme inadındaki kendime kızabilirim belki. Ama ona da gönlüm elvermiyor açıkçası. Niye mi? Çünkü her yazımı, dünyadaki ilk günümde beni şiirinde ağırlama inceliğini gösteren babama teşekkür edebilmek için yazıyorum biraz da. O yüzden, bakarsınız yine de devam ederiz tabutta röveşataya.

Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

DÜŞÜNCE

“Dehâ ve Dâhi” – Hüseyin Ahmet Çelik

I. “Ben’in Allah’ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dâhileri, millette yok olmaya koşması kahramanları yaratmıştır” der Peyami Safa. Deha’nın kökenine...

İlgili Makaleler
SÖYLEŞİ

Ali Işık ile “Bir Şehre Vardım” Üzerine

Sorular: Furkan Uzun // Dört öykü kitabının ardından bir roman yazma sebebiniz...

SÖYLEŞİ

Saliha Ferşadoğlu İlhan ile “Leylek Isırığı” Üzerine

Sorular: Hüseyin Ahmet Çelik // Merhaba. Öykülerinizi sanıyorum ilk kez 2015’te, Berhava...

SÖYLEŞİ

Veysel Altuntaş ile “İpler Dolaşınca” Üzerine

Sorular: Hüseyin Ahmet Çelik // İçinde bulunduğumuz hâlin kendisi bütün varmaların ötesinde...

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 02: Ümit Köksal

Fazla Mesai’de, Ümit Köksal’a şu üç şey hakkında konuştuk: Ebru, podcast ve...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”