Hüseyin Ahmet Çelik
Son derece girift, büyülü ve ürkütücü bir mefhum olan zaman hakkında konuşacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ama saatler hakkında konuşmaktan kim keyif almaz?

Hikâyenin içini doldurmaktan neyi kastediyoruz?
Bir şehir düşünelim. Buluşmalar görüşmeler başlangıçlar bitişler varışlar ayrılışlar keyfekeder.
Şehre bir mutasarrıf tayin edilmiş olsun. Aklı başında bir mutasarrıf ise gelir gelmez bu
keşmekeşi fark eder ve herkesin görebileceği bir yere bir büyük saat kondurur. Hikayemizin,
şehrin ortasında inşa edilen bir saat kulesi olduğunu varsayalım. Ahalinin hayatında elle
tutulur bir değişikliğe sebep olmayan saat kulesi, şehri derinden derine dönüştürür.
Müezzinin, kahvecinin, seyyahların, aseslerin gözü saattedir artık. Pazar kurulurken saate
bakılır, mektebe gidilirken saate bakılır. Bir çocuğa ad konacağı zaman bile gözler yok yere
saat kulesine döner. Torununun adını Abdurrezzak koyan ihtiyarın gözü nedense kocaman
kadrana takılmadan edemez.
Meydanı kalabalık, halkı pejmürde, vakti ayarsız bu şehir, bir saat kulesinin ne işe yaradığını
henüz anlayabilmiş değildir. Gerçi hâlâ zamanın dilini çözebilen olmamıştır.
Son derece girift, büyülü ve ürkütücü bir mefhum olan zaman hakkında konuşacağımı
sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ama saatler hakkında konuşmaktan kim keyif almaz? Zamanı
köşeye sıkıştırmak için saat koleksiyonerleriyle iş birliği yapan bir hikâye kahramanı
yaratmak istemez miydiniz? Geniş bir salon düşünün, varidatı hesaplanamayacak bir
mirasyedinin simsiyah duvar kâğıdı ile kapladığı kubbeli, dairevi bir salon… ortasında –
nereden bulsuysa- fiil saati bile var… güneş saatleri, kum saatleri, su saatleri, mum saatleri…
yüzlerce binlerce saatin irili ufaklı birer yıldız gibi parladığı bu odada zamanın eli ayağına
dolaşır mı, hızını şaşırır mı, yönünü karıştırır mı diye düşünmeden edemem. Bir gün
hikayesini yazarım belki.
Peki, ciddi olalım.
Hayatı zamanla, hikâyeyi saatle eşleştirmemize itiraz istemem o hâlde. Kule?
Aşağıdan yukarıya doğru incelen kulenin gövdesi dikdörtgen silmelerle altıya bölünmüştür.
En üstte çanın asıldığı gösterişli bir köşk vardır. Kuzeye güneye doğuya ve batıya bakan saat
kadranları beşinci kattadır. Dördüncü katta barok bir balkon, üçüncü ve ikinci katlarda sivri
kemerli büyükçe pencereler bulunur. En alt katın kuzeyinde kündekari bir kapı, güneyinde
çeşme nişi göze çarpar.
Haklısınız, kule olmazsa saatin heybeti azalır, şehrin her yanından görülmesi imkansızlaşırdı.
Fakat saat bize zamanı göstermeli, değil mi? Sözgelimi saatin on ikiyi göstermesi herkes için
aynıdır. Fakat on ikinin manası herkeste farklı olabilir.
Ya randevuya geç kalınmıştır ya yemek molası yaklaşmaktadır ya bavulunu hazırlamak için
vakit çoktur… Birinin muhtemelen gördüğü son öğle olacaktır diğeri için hâlâ gelmeyen
telefonun ızdırabını perçinler. Saat ayna gibidir. Ayna, aynadır ama herkes onda kendini görür.
O hikâyeyi kuranlar kuleyi sağlam dikmek zorundadır fakat saatin gözlerden ırak deveranına
ne demeli?
Saatin beyhude bir ânı gösterdiği vaki değildir. Anlamsızlık ve boşunalık görmek isteyen
duvara bakabilir. Ama saate bakmayı seçenler kadranın üzerinde muhakkak bir anlamla
karşılaşacaktır.
Saat, hayatı daima ikiye böler. Öncesi ve sonrası diye. Her saniye geride ölü hücreler bırakan
bir tırpan gibidir. Hikâye de öyle olmalı. Hikâyenin sizi bir başkasına dönüştürmesine izin
verin. Yazarken de okurken de.
Zaman daima yenidir. Asla eskimez. Saat asla eskiyi göstermez. Bin yıllardır aynı malzemeyi
kullanır ama asla eskiye dair değildir. Bin yıllardır aynı kelimeleri kullanarak yeni hikayeler
yazarız. Eski alır yeni satarız. İleri de gitmez, gidemez; yekinir, hamle yapar, ıkınır fakat âna
hapsolur, ânın içinden çıkamaz. Zamanın içinde öyle anlar vardır ki yıllar yıllar sonra kıymete
biner ama talihini o ân bilmek imkansızdır.
Arkasında karmaşık mekanizmalar, ince mühendislik harikaları barındır ama yüzü
alabildiğine sade ve anlaşılırdır. Saate bakan ne zembereği görür ne de hassas döngüyü.
Birinin saati kurması gerekir ya da pilini değiştirmek icap eder. Bir büyük adam. Bir büyük
hadise. Sonra hatıralar, kalp kırıklıkları, şahitlikler, yüzleşmeler, uyanışlar… Sonra
okumalar… Yardımcı oyuncudur okumak.
Saatler binbir suret alsa da bütün marifeti zamanı göstermektir ne var ki zamanın kendisi
değildir. Hikâye, hayatın namütenahi kataloğundan yüzler sesler izler seçerek binlerce
çehreye bürünebilir ama hayatın kendisi olamaz. Bütün renklerini hayattan alır ama bir rengin
bile bedelini ödeyecek kadar cesur değildir.
Saat, zamanı parçalara bölebilir, izah edebilir, dillere ve iklimlere tercüme edebilir. Zamanın
dışına çıkılmaz. Tozpembe bir ilişki değildir bu. Sevecen olduğu kadar ceberut, cömert olduğu
kadar tutucu. Kurallar, hassasiyetler, ölçüler vardır. Biçime ve manaya dair. Ne birinden ne
ötekinden geçilebilir.
Saatin sesi vardır. Gözlerinizi kapatsanız bile mesela bir dakikayı hesaplayabilirsiniz. Düzenli,
ritmik, sağlıklı bir sestir o. Hikâyenin de müziği olmalı. Ahengi. Kulağa hoş gelmeli.
Saat bir gün durur. Geriye gitmez ama durabilir. Ölümdür bu. Hikâye bir gün biter. Nefes,
hikayelerden sonra biter. Durur ama yok olmaz. Hayatın içinde kaybolmak diye bir ihtimal
yoktur. Zaman durmaz, saat durur. Hikayeler hayatın içinde taşlaşır. Geriye dönüp hikayeleri
tashih etmek imkansızdır.
Öyleyse? Yaşarken, bir musahhihe varmayınc’olmaz.
Yorum Yaz