Ana Sayfa ÖYKÜ “Derisiz Kuş” – Muhammet Sinan Kökcü
ÖYKÜ

“Derisiz Kuş” – Muhammet Sinan Kökcü

Paylaş

İlle deneyeceğim, ne kötülük çıkarsa bu deriden, ten renginden başlıyor sanki diyormuş. Irk savaşları, soykırımlar, aşağılamalar, soy soy, kabile kabile kibirlenen insan kendi derisinde gördüğü kutsallıktan besleniyormuş. İki sokak ötede varoşlardaki bıçkınlıklar, çadır kentlerde marifetmiş gibi sergilenen vandallıklar, suçlu profillerinin daha çok bir bölgeyi işaret etmesi, bir üstünlük ve soyu muhafaza etme çabası içevlilikler, ırkları saflaştırma heyulası uğruna toplu katliamlar bir yana daha derinlerde bir sorun varmış. Bunlar şaşırmışların, aşırıya kaçmışların içinde boğulduğu ve insanlığı da çekip bozduğu büyük günahlarmış. Gözünün bu denli dönmesine sebep olan, sıradan bir insanda ve hatta çocuklarda bile bulduğu ve neredeyse hiç kimseyi ayırmadan ele geçiren üstün görme haliymiş. Haksız da değil hani!

 “Söküp atacağım bu deriyi!” diyor. İyi de çıkarıp ne yapacaksın, koyun postu değil ki bu, bir nesil öncesindeki gibi yolluk, seccade yapasın. Hem derisiz yaşanır mı, kim, nerde görmüş, nerde duymuş? Kafaya koyduğunu yapar Fikret, vazgeçmeyecek, kimseyi razı edemezse kendi derisini yüzecek. Etrafında ona söz geçirebileceğine inanan üç beş kişi alttan girip üstten çıktılarsa da ölümle bile korkutamadılar. Gerekirse ölecekmiş. Gerekirse mi? Daha sonunu görmeden zaten öleceksin. Hatta ileri gidip, derisiz ölmesi durumunda toprağın onu sarmalayıp seveceğini, kabrin kendisine eziyet etmekten ar edeceğini söylermiş.

Deriyi kurutup bir bataklığa serecek, orda yeniden yeşerip yeşermeyeceğini sınayacakmış. “Ha, bir ihtimal yanılabilirim. Belki de suç derinin değildir, masumdur.”  dese de içten içe bataklıktaki tüm yaratıkların birbirine düşeceğine, bugüne kadar hiç vermedikleri bir savaşın fitilini ateşleyeceğine adı gibi emin. Açıkçası, gerçekten yapmayı düşünüyorsa, delilik olarak gördüğüm bu fikrinde samimi bulmuyorum Fikret’i. Çünkü insan bir fikre tutunmaya görsün çok daha büyük hakikat kırıntılarıyla dolu fikirleri ıskalayabiliyor. Madem insanı derisinden ayırdın o halde deriyi değil insanı sınasana. Hem neden bataklık? Timsahların çenelerinden saçtıkları vahşete, yılanların tekinsiz adımlarla sokulmalarına, kurbağaların zehir zerk etmek için bir biblo gibi tetikte nöbet tutmalarına güveniyor, baldıran ve zakkumun zehrinden medet umuyorsun değil mi? Onların birbirine girmesi, bataklığı besleyecek bir kan çıkması daha mı kolay görünüyor? Henüz olgunlaşmamış bir buğday tarlasına koy deriyi de bakalım bir tane başağın başını yere eğdirecek mi? Ağaçların arasında işkence yapar gibi gerdirip hamak yap, içine bir ceylan yatırıp ninni söyle. Görelim uykusunda katledilecek mi? Bir çamaşır ipinde rüzgarla dans eden misk kokulu bebek zıbınının yanına as, ne oluyor dinleyelim, kim kimin kokusuna şarkılar yazacak? Bir kalenin burcunda flama olarak dalgalandır, sabırla bekle kimleri ne için davet ediyorum. Eski zamana daldır, bir fatihin içme suyunu içime doldur, insandan üzerime yapışan kiri pası temizleyecek abdest olacak suyu bin bir zahmetle eğitmiyor muyum? İnsan da su ve kan değil mi zaten? O gördüğün, şikayetlendiğin tüm dehşet, içimdeki senden tutamayıp dışarı sızdırdıklarım. Sana ayna oldum, azıcık farkına vardığın kendine katlanamadın, aynayı suçladın. Ben; o düşman bellediğin masum deri, kulak ver bana, dile gelip söylüyorum. 

“Nefsini temize çıkarmak adına beni kefaret olarak ödeyip aslında kıydığın kendinsin. Bu karanlık kuyuda eşelenmeye devam edersen seni kimse kurtaramayacak. İspiyonlayacağın, idama mahkûm ettireceğin, darağacında sallandıracağın ben değilim. Hiç kimse de değil.  Hangi aklıselim kötü kokuyor diye yosun tutmuş bir ırmağı kurutur. Bunu sana en son söyleyecek olan benim, bir yolunu bul ve küf bağlayan düşüncelerini yıka. Ha! Bir de ulu orta konuşma böyle şeyleri.”

Tutturmuş bir nakarat, bu inatla göğü ayakta tutan görünmez direklerin kalbini kıracak. Yönünü karıştıran sadece insan olmayacak, bal arıları ağaç kabuklarını, kuş sürüleri yağmur bulutlarını, penguenler buz dağlarına tırmanarak güneşi, her şey başkasının derisini kemirgen gibi yiyip tüketecek, dünya çırılçıplak kalacak.

Kulaklarıma inanmıyorum. Fikret’in cehennem ateşinde dövülmüş çelikten surlarını bile aşan bu söz kimin?  O inat zırhını delip gönlüne dokunan bu adam kim? “Peki.” dedi büyük bir kalabalıkta. “İşte insan şöyle böyle” diye güzellemeler yapacak oluyorum sevinçten. Kendi adıma değil, ben bir et parçasıyım, o ise eşyanın isimlerinin öğretildiği üstün varlık. Ona konduramıyorum bu karalığı. “Tamam. Derimi yüzmeyeceğim. Ama başka bir şekilde bunu denemeliyim.” İşte kozasından rengarenk kanadını gösterecekken bir alev topuyla yakılan kelebek. Nefesini içinde tuttu ve bekliyor Fikret. Bence tüm varlık nefesini tuttu ve kimbilir ağzından ne çıkacak diye ümitle korku arasında çıt çıkarmadan ağıt yakıyor. “Bir kuşun derisini yüzebilirim.” Yalvarırım, söyleyin zamana tam burada demir atsın.

Onca hayvan dururken neden bir kuş? Hatta bin pişmanım sarf ettiğim sözlere, beni yüzmenden vazgeçişine azıcık katkısı kimin, neyin olduysa onu lanetlemek istiyorum. Evet, mağara diplerinde yarasaların emzirdiği tüm karanlık zevklerin doruğunda yüz beni. Beni yüz lütfen diye haykırmak istiyorum. Görüyor musunuz nasıl da bulaşıp yayılıyor, kuşatıyor kötülük. Bir kuşun değil de bir kedinin belki bir yılanın hatta sırtlanın derisini yüzmekte karar kılsaydı ne fark ederdi ki? Hem hadi insan derisini yüzme isteğini anladım, “Aman Allah’ım neler söylüyorum!” ama hayır bir an diyorum, oturtabileceğim bir yer, bir haklılık arasam, tamam deyip sonra tekrar başlıyorum çaresiz. Hadi insan derisini yüzme isteğini anladım, bir yanım dayanamayıp atlıyor yine. “Hayır bunu anlama lütfen, ne için olursa olsun buna bir nebze hak verme, bir mantık arama, bazen kötülük, böyle merhametle doğuyor işte!” Tüm yanlışlığına rağmen diyorum ki; insanın derisinde bulamayacağını kuşlarda aramamalısın bile. Anlıyorum, ten renginden yayılan hastalık bir yasak meyve değilse de insan dünyadan daha aşağı düşmeyecekse de onulmaz yaralar açan bir tür virüs. Meleklerin kanat çırpışlarından medet dediğimiz, dünyayı tedavi eden tılsımlı rüzgarları daha doğmadan yutarak yok eden bir yarık, belki bir kara delik. Ben değilsem de insanın rengime aldanması tüm bunlara sebep. O halde pes ediyorum, ille bir deriyi yüzeceksen kabul, kendi derini; beni yüzmeni istiyorum.

Şaşa kaldığım şey tam da bu ya; ahsen-i takvim ve esfel-i safilin arasındaki sonsuzlukta ayak basmadık yer bırakmıyor insan. İki zıt kutbu, topukları ve saç uçlarını birbirine bağlayan o yolda duygularıyla gezinip duruyor. Tamam, kızdın, haklısın da… Neden haklılığın da kör ettiği insanlardan olmakta ayak dirersin?

Beyazın siyaha, çöl çocuğunun bozkır çocuğuna, çadırlarda kuzu melemelerini dinleyen göçebe bebeğin esmer bir çingene evladına üstün olmadığını böyle mi haykıracaksın? Evet, derisiz kaldığında başına toplanan kalabalıklar o deriye (yani bana) iğrenerek bakacaklar ama sanıyor musun ki bu onların düşüncelerini temizleyecek? Hadi, oldu diyelim, deriyi bir şelalenin döküldüğü yere koydun ve aşağıda balıklar kavgaya tutuştu. Haklı çıkma şehvetine yenik düştün ve bataklığa bıraktın, oldu ki kan gölüne döndü. Nereye götürdüysen oraya acı götürdü, orayı cehenneme çevirdi. Ne olacak, insanlar şöyle mi diyecekler?

“Haklıymış. Biz de derimizden kurtulmalıyız!”

Eğer umduğun biraz da buysa, sen kafayı yemişsin dostum. Ne olacağını söyleyeyim sana. Bütün kötülüklerin kaynağı olarak önce derini yani beni ve sonra da seni suçlayacaklar. İnsana düzeltmek, tamir etmek, iyileştirmek, yok etmekten daha zor gelmiştir hep. Beni ve seni yok edip dünyayı bütün kötülüklerden temizlediklerini, dünyayı kurtardıklarını düşünecekler. Buna inanacaklar ve derilerine olan bağlılıkları artacak. Çünkü biraz da ondan bilecekler bu kahramanlığı.

Uzun ve derin düşünüyor Fikret. Bir an dilim çözüldü, kulağındaki perdeler kalktı ve işitti mi yoksa söylediklerimi diyorum. Sırılsıklam oluyorum aniden. Hece hece, harf harf en ufak bir sese kulak kesiliyorum. O, çalıların arasına tuzakladığı kuş kapanının ipi elinde bekliyor. Yanımızdan akan küçük derede boğuluyor sanki gözleri, hiç kırpmadan suda bir şey görüyor. Hissediyorum ben de dere, içine doluyor, küçük balık larvaları, kalbindeki nasırları ufak ufak ısırıyor sanki. Gözyaşlarını tartamıyor artık, ağlıyor.  İp, başparmağı ve işaret parmağı arasındaki kararsızlığın boşluğunda, düştü düşecek. İyi görmüyorum hâlini, kapana yaklaşan bir serçe yemi alıp kanatlanacak belki de. Ağlama, yerini kesif bir terlemeye bırakıyor. Sağ kolundan gelen ağrı, baygın düşen gözleri iyiye alamet değil. Çiseleyen yağmurla birlikte havaya kalkan toprak kokusundan ölüm hissetmeye başlıyorum. Bu vaziyette, bu işten vazgeçmeden ölmemeli. O kuş, gagasını yeme uzattığında Azrail’i görmüş gibi dikkat kesiliyor Fikret’e. Yanılıyorum galiba, çünkü öyle olsa gelip omuzuna konmaz Fikret’in, uzaklaşıp gider, rızkını başka bir yerde arar. İrkiliyor Fikret, şükür ki yine yanılmışım. Onca sene taşırsan içinde insanı, bulaşır işte böyle yanılmak diye uzun zamandır terk ettiğim gülmeyi hatırlıyorum. İpi öylece bırakıp üst başıyla dereye giriyor Fikret. Şiddetini artıran yağmura hiç aldırış etmeden sırtüstü uzanıyor. Sırtımdaki buz gibi suyun serinliği, üstüme vuran yağmur damlaları alıp götürüyor bütün gamı sanki. “Bir yanlışlık var bunda. Vazgeçtim!” diyor aniden doğrulurken. Ayaklarına doğru hızla akan su, yürürken bastığı yerlere bulaştırıyor tüm karanlık düşünceleri. “Bu hastalığı tedavi etmenin başka bir yolunu bulacağım.” İşte bu! İşte bu! Gelmesini anlayamadığım gibi terk etmesini de anlamıyorum bu fikrin. Ne oldu şimdi? Ne olduysa oldu, bitti işte.

Eve dönüş yolu umduğum kadar sevinçle karşılamıyor. Buruk bir dokunuş var sanki üzerimde. Tutulduğu bir cinnet halinden yara bere almadan kurtulduk, daha ne olsun ama hayır, tam bir sevinç değil bu, bir şey olacak, hissediyorum.

Korkularımı haklı çıkarıyor evin olduğu sokak. Evin önündeki kalabalıktan bizi fark edenler birbirlerine gösteriyorlar. Ellerinde avladıkları kuşlarla, kalabalıktan kopan bir kaya parçası gibi üzerimize yuvarlanıyor sanki bir grup. Gururla öne atılıyor bir tanesi. “Al Fikret abi, yüzdüm derisini.” Kanlar içindeki ölü kuşu bir eliyle boş araziye doğru fırlatırken diğer eliyle küçücük deriyi parmakları arasında sallandırıyor. Evin önündeki grubun ortalarında, yerde tekmeledikleri bir şey var. “Sakın!” diyoruz aynı anda Fikret’le. İşte şimdi tam yanılma vakti. “Sakın korktuğumuz şey olmasın. Aynı adam şaşkın ve ürkek gözlerimize tuz basar gibi devam ediyor.  “İlle de insan olsun diyorsan az ilerdeki mültecilerden birini de yakaladık. Yüz de, yüzelim derisini abi! Bir işe yarasın hiç değilse” Ah! Dememiş miydim ben sana konuşma ulu orta her yerde!

“Buldum!” diyor Fikret, “İşte şimdi anladım.” Daha fazla dayanamayıp dizlerinin üstüne çöküyor. “Kötülük içimizde!”

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

BERHAVASÖZLÜK

berhavasözlük XIV: “mevlâna idris, romantik tilki, arkadaşlık” – Ayşe Taçar

Mevlâna İdris 1966 yılında Kahramanmaraş’ta doğan yazarın en büyük özelliği, hep çocuk kalması ve büyümeye direnmesidir. Şiirleri, denemeleri ve masalları ile çocuk edebiyatında...

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“kim ölsün?” – Yunus Meşe

beni bulduklarında yumruklarım sıkılıymış. doktor söyledi. çok uğraşmışlar açmak için. bizi biraz...

ÖYKÜ

“Sümeyye, Cumartesi ve İkinci Seans” – Abdullah Yıldırım

Komşunun yarın alacağız diye emanet ettiği finoyu üç gün sonra güç bela...

ÖYKÜ

“Şehir Havası” –  Akif Hasan Kaya

Uzun yıllar sonra nihayet Almanya’dan izine gelen oğlu, yaşlı adama ahşap ve...

ÖYKÜ

“Semiramis Hanım’ın Vasiyeti” – Nail Aliyev

Yaşar Kemal ve Tilda Kemal’e Babaannem… Bu hayatta ne istediysem yaptı. İsteklerim...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”