Ana Sayfa ÖYKÜ “Erkek Olamadın Orhan” – Yasin Taçar
ÖYKÜ

“Erkek Olamadın Orhan” – Yasin Taçar

Paylaş

Amiş Efendi’yle barışalı dört yıl, evleneli üç yıl, babamdan dönerci açmak için altı yüz bin borç alalı üç ay, sigarayı bırakalı altı ay, sonra tekrar başlayalı beş buçuk ay ve Şeyh Kudsi Baba’nın dergâhına gitmemin üzerinden dokuz ay geçmişti. Babamdan aldığım borcun yarısını yemiş, dönerciyi açamamıştım. Kudsi Baba beni hâlâ müridi olarak kabul etmemişti.

Babam dönerciyi soruyordu sık sık ve ona yalan söylüyordum. Dergâha da bu nedenle gitmiştim ilkinde, Şeyh Baba belki keramet gösterir de dönerciyi açarım diye düşünmüştüm. Ama daha üçüncü gidişimde sohbet esnasında “Bizden keramet bekleyen aha kapı çıksın gitsin, istikamet isteyen gelsin başımızın üstü” demiş, hayal kırıklığı yaşamış, iki hafta gitmemiş, sonra yine gitmiştim. Müridanın çaresiz olması, hayatın farklı vecheleriyle dövüşüyor olması çekmişti belki de beni, bilmiyorum ama kendimi yalnız hissetmemiştim orada, tek olmadığımı görmüştüm, rahatlamıştım. Allah’a ısınmıştım biraz daha. Kudsi Baba böyle biriyse kimbilir Allah nasıldır demiştim.

Dokuz ay geçmişti ve nihayet bir pazartesi akşamı zikirden sonra Kudsi Baba beni çağırdı. Öncesinde bir arkadaşım borç istemişti, durumu sıkışıktı. Vermem gerekiyordu, vermek istiyordum ama dönerci parası da azalacaktı. Zaten azalmıştı. İçime sinmiyordu o yüzden. Böyle düşünürken ben Meydancı Rauf Efendi geldi, yüzünde gülücüklerle müjdeyi verdi. Heyecanlandım, ter bastı bir anda. Kudsi Baba’nın karşısına çıkacakken böyleysem mahşer günü Allah’ın karşısına nasıl çıkacağım dedim. Derin nefesler aldım verdim, Bismillah dedim çıktım karşısına. Dizinin ucunu gösterdi, oturdum. Baktı bana, açmaya hazırlanan bir gül gibi serpildim bir anda.

“Muradın ne bizden? Söyle bakalım.”

“Efendi babam, evladınız olmaktan başka ne muradımız olacak bizim?”

“Yalan söyleme ulan, dünyalık ne istiyorsun onu söyle?”

Diyemedim, dönerci açayım diyemedim.

“Oğlum, dünyası mamur olmayanın aklı da kalbi de dünyasında olur. Karnı aç adama zikrullah ne yapsın? Çekinme, söyle.”

Diyemedim. Koca şeyh dedim içimden, adam Allah’ın huzuruna çıkmış gelmiş, şimdi desem babamdan para aldım yarısı gitti, dönerciyi açmazsam eninde sonunda patlayacağım. Yok, olmayacaktı. Olmazdı. Aklıma gelen ilk yalanı dedim.

“Karımı aldattım şeyhim.”

“Daha şeyhin olmadık.”

“Karımı aldattım.”

“Aldatmamışsındır belki.”

Afalladım bir an. Aldatmadım desem olmayacaktı, yalan söylediğim belli olursa beni mürit almazdı, ısrar ettim mecbur.

“Aldattım şeyhim.”

“Her dilek makamına arz edilmeli. Aldatmamışsındır sen. Ama mademki aldattım diyorsun o zaman onu Allah’a diyeceksin. Tövbe et güzelce. Bir gusül al, iki rekât tövbe namazı kıl. Tamam mı?”

“Emriniz olur şeyhim.”

“Bu dergâha adım attığın andan itibaren senin karın bizim de kızımız. Kızımızı üzme.”

“Allah korusun şeyhim.”

Şeyh Baba susunca çıkmam gerektiğini anladım. Son bir nefes yüklendim ama diyemedim. Çıktım ben de. Koşar adım terk ettim dergâhı. Döndüm sokağı, konteynera bir tekme. Tü amına koyayım. Tövbe tövbe. Tövbe tövbe. Oldu mu şimdi? Estağfurullah. Derdimi diyemedim, üstüne yalan söyledim, üstüne uçkuruna düşkün profil çizdim. Bu saatten sonra müritlik hayal. Dönerci zaten hayal. Eve gidesim gelmedi. Babama ne diyeceğim ben? İş de yok. Para da yok. Var da yok. Borç da vermem lazım. Alışkanlık, çay ocağına gittim. Tam girecektim, baktım masada arkadaşlar oturmuş, Selahattin de orada. Hemen döndüm. Şimdi görsem, borcu göndermedim, mesajını açmadım, sormasa bile sorar gibi bakacak. Döndüğümü gördüler mi diye de korktum. Yapacak bir şey yok. Eve yürüdüm. Apartmanın önüne çöktüm, bir sigara yaktım. Oğlum erkek olamadın. Bir işin ucundan tutamadın. Karına kavvam olamadın. Mürit de olamadın. Ola ola yalancı oldun. Şeyhe yalan söyledin. Karın soracak ne konuştunuz diye. Mecbur ona da yalan söyleyeceksin. Baban soracak dönerciyi, ona da… Oğlum Orhan erkek olamadın.

Baktım evlere, ışıklar yanıyor. Mutlular insanlar. Ya da dışarıdan öyle görünüyor. Mutlu olduklarına inanmak istedim. Herkesin işi yolunda da sadece benim değilmiş gibi inanmak istedim. Bir sigara daha yaktım. Bir sigara daha. Selahattin ya, senin de amına koyayım ya! Bula bula… Tövbe tövbe. Tövbe tövbe. İşte bu. Bu yüzden işin olmuyor. Susmayı beceremedin ki. Dara düşmüş adama söversen dardan çıkamazsın oğlum. Bir sigara daha yaktım. Nasıl acı geldi. İçtim yine de. Başka yapacak bir şeyim yoktu ki. Baktım saate, hanım uyumamıştır daha. Kalktım, camiye gittim. Avluda, musalla taşının üzerine uzandım. Bir an düşündüm, ölmüşüm. Şimdi, ölü olarak yatıyorum burada. Karım önde ağlıyor, babam çökmüş, anam ilaçlarla cenazede. Dostlar gelir. Mahalleden bazı amcalar ağlar, genç ölmüşüm sonuçta. Arkamdan konuşuyorlar. İyi çocuktu diyorlar, camiye gelirdi arada. Gencecik çocuk diyor öteki, ne kötülüğü olacak. Öyledir, ölen her genç cennetliktir. Öyle bilir Müslümanlar. Belki Kudsi Baba… İnşallah tövbe namazını kılmıştır diyor, belki… Belki de demez, Şeyh sonuçta, merhametlidir o, günahımı unutmuştur bile. Hoş, işlemedim de zaten! Sonra bir amca soruyor, iş konusunu çözememişti dimi? Çözemedi ya diyorlar. Biri ekliyor, çocuğun ne suçu var enflasyonda suç! Aman işsiz çok memlekette diyorlar. Babam güç bela katılıyor sohbete, dönerci açacaktı o diyor. Tüh diyorlar, nasip değilmiş.

Hızlıca kalktım musalladan. Canım yandı bir an, gururum incindi. Derlerdi, neler derlerdi daha. Erkek olamadı bile derlerdi. Sonra… Sonra bir de korktum. Ölümü çok düşünmemek lazım. Dua niyetine geçer diye korktum. Oğlum Orhan it gibi korkuyorsun ölmekten. Aklıma günahlarım geldi. Karını da aldatırsın sen. Sonra da pişman olursun. Korktuğun için olursun ama. Yanmaktan korkarsın sen. Ölürken canın acıyacak diye korkarsın. Yaşamak istiyorsun sen. İşin yok gücün yok paran yok, alabildiğine de yalancısın. Ölmek, yaşamak bunlar sonranın işi Orhan.

Baktım musallaya. Sonra camiye, sonra göğe. Allah’a baktığımı düşündüm. Allah’ın bana baktığını sonra. Bakışıyoruz Allah’la. Peygamberimiz, “Beni görmeden seven kardeşlerimi çok seviyorum” demiş. Ben Sen’in Habibi’n değilim ama Habibi’nin kardeşiyim, habibiyim. Ben O’nu çok seviyorum. Güldür yüzümü benim. Kaç zaman oldu, senden gelecek bir mucizeye ihtiyacım var. Şeyh Baba’ya yalan söyledim. Sana yekten söylüyorum. Ölene kadar babamdan para mı isteyeceğim ben?

Eve giden sokağa döndüm, yürüdüm, sonra yan sokağa saptım. Ana caddeye çıktım. Gece açık olan markete girip bir kola aldım. İçerek yürüyordum ki Muhsin’i gördüm. Dükkânı kapatıyordu.

“Hayırdır bu saatte?”

“Telefonu unutmuşum, onu almaya geldim. Sen ne yapıyorsun asıl?”

“Dolaşıyorum. Sen bu dükkânı nasıl açmıştın?”

“O nereden çıktı?”

“Merak ettim, sordum, söyle işte.”

“Babamdan destek almıştım.”

“Ya. Destek aldın, hemen de dükkânı mı açtın o parayla?”

“Evet, o yüzden aldım ya zaten.”

Yürümeye başladık. Muhsin bir şeyler anlatıyordu ama dinlemiyordum. Ayrıldı bir noktada. Hadi hayırlı geceler. Ben de eve geçtim. Yapacak bir şey yoktu. Eve girdim, ceketimi çıkardım, cüzdanı sigarayı holdeki rafa koydum, tuvalete daldım. Klozete oturdum, telefonu çıkardım. Girdim mobil uygulamaya. Kalan paraya baktım. Aklıma babamın yüzü geldi. Neyse. Tuvalette şimdi. Çok da gerek yok düşünmeye. Oğlum Selahattin tam zamanını buldun. Vardır bir hayır. Kabahat sende değil ki bende. Erkek olamadım oğlum ben. Elim bir iş tutmadı. Al parayı, al itin olsun. Gönderdim parayı, ne olur ne olmaz diye makbuzu da WhatsApp’tan attım. Çıktım, yatak odasına girdim. Hülya uyumuş, sesime uyandı. Uzandım, öptüm yanağından. Geldin mi dedi yarı uykulu, geveledi. Giydim pijamalarımı, yattım ben de. Ama uyku nerede? Döndüm durdum yatakta, arada dalar gibi oldum, saçma sapan rüyalar görüp uyandım. Her seferinde başka birinin yüzünü iğrenç bir halde gördüm. Yok, olmayacak. Balkona çıktım, bir sigara daha içtim. Yaktı genzimi, içtim yine de. Salona geçtim, halının tam ortasına sırt üstü uzandım, gözüm tavanda, düşündüm. Aklıma Kudsi Baba geldi. Hemen kalktım,  girdim duşa gusül aldım, iki rekât tövbe namazı kıldım. Affet Allah’ım. Bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek işlediğim günahların cümlesini affet. Ağlayasım geldi, duayı bile tam edemedim, ne diyeceğimi bilemedim. Boynumda bir urgan. Urganı dolayan Sensin, ondan ancak Sen çıkarabilirsin. Elimi yüzüme sürdüm. Amin. Bir yanım duamın kabul olacağına, her şeyin çabucak düzeleceğine inandı. Bir yanım her şeyin yine aynı kalacağına. Senden korkmasaydım Sana isyan eden bir kul olurdum. Ama beni helak edersin diye korkuyorum. İçimde tuhaf bir sıkıntı peyda oldu. Dedim Delail okuyayım. Okurken uyumuş kalmışım.

Kahvaltıda Hülya’ya sarıldım sürekli. Seni çok seviyorum. Senin çektiğini kimse çekmezdi. Onca zamandır evliyiz, çalıştığım dönem çalışmadığım dönemden az. Bir gün sırtını dönmedin, bir gün mutsuz olmadın. Ben gittim yalan söyledim. Şeyh babam seni aldattım diye biliyor Hülya. Sana da anlatamıyorum.

“Söyledin mi babama?”

“Neyi?”

“Paranın yarısının gittiğini.”

Yarısından fazlası gitti Hülya. Selahattin’e borç verdim.

“Söylemedim daha.”

“Söyle de kurtul. İlla söyleyeceksin.”

“Kocan bir işi daha beceremedi.”

“Boşver. Ticaret sana göre değil.”

Bir gün de suçla beni kadın, bir gün de kız bana. Sen böyle anlayış gösterdikçe, destek oldukça daha da mahcup oluyorum ben. Erkeğim ben Hülya, güçlü bir erkek olmak istiyorum yanında. Başarısız oldukça küçülüyorum. Babam olmasaydı evlenemezdim seninle, yemek takımı bile alamazdım eve. Babam garibandı Hülya, dedem garibandı, onun babası da garibandı. Soydan garibanlık da geçiyor galiba. Geçer Hülya. Şeyh babam demişti, günah bile geçermiş. Kimse günahın da miras olarak geçtiğini anlatmamıştı Hülya, onu sadece Şeyh baba anlatabilir. Babanın bir zaafı oğlanların birinde de olurmuş.

Evden çıkınca tekkenin sokağına gittim. Tekkenin karşısında bekledim, kaldırıma çöküp sigara yaktım. Kimse yoktur şimdi, biliyordum. Niye bekliyordum, tam bilmiyordum da. Şeyh baba çıkar belki diye, çağırır beni yanına, ben söylemeden derdimi çözer diye belki. Ben gurursuz değilim ama gururlu da değilim. Korkağım sadece. Her şey hemen olsun istiyorum, hiç zorlanmadan utanmadan üzülmeden her şey olsun. Olsa. Keşke olsa. Ama olmaz. Olmuyor. Tekkede kimse yok. Şeyh baba çıkmayacak. Bir iki sigara daha içip gideceğim. Biliyorum.

Martının biri başıma çarpıp geçti. Canım yandı. Önce anlamadım, sonra uyandım mevzuya. Sinir oldum. Gel dedim, gel, vur kafama, açayım ağzımı sıç bir de. Üçüncü sigara da bitti bu arada, tahmin ettiğim gibi oldu, ayrıldım sokaktan. Beklentilerimden kurtulamadım, beklemesem olacak gibi geliyordu ama beklememek nasıl başarılacaktı? Kolay değildi ki. İnsan çaresizken bekliyordu, bir mucize, bir medet, bir denk geliş. Burası dünya Orhan, burada denk geliş yok. Payına düşeni öp, başının üstüne koy, fazlasını bekleme. İşte reçete.

Taktım kulaklığı. Yine Orhan Gencebay, dertler benim olsun. Mutluluk senin olsun, dertler benim olsun. Aklıma Hülya geldi. Olmasın. Mutluluk ikimizin olsun Hülya. Hey Allah’ım, senin kudretin cenneti dünyaya sığdırmaya da yeter, ikisini de yaratan sensin konumlandıran da. Aklıma kıldığım tövbe namazı geldi. Beklenti işte yine. Hemen karşılığında güzel bir şey olacak diye düşündüm. Allah için kılamadım gitti. Kıl geç işte. Yok, olmuyor. Olmadı diye küsemiyorum da. Gece gider yine kılarım. Böyle böyle geçti gençliğim. Dilenci oldum ben Hülya. Allah’tan dilendim, türbe türbe gezip dilendim, gençliğini nasıl harcadın diye sorsalar dilenerek derim. Alışkanlık, kendimi Muhsin’in dükkânda buldum. Bir müşteriye telefon kılıfı satıyordu, işinin bitmesini bekledim. Beş dakika sürmedi.

“Nasılsın?”

“İş güç işte. Dükkândayım bütün gün. İşe gidip gelmekle geçiyor gençliğim.”

Ne güzel işte. Kimse halinden memnun değil Muhsin.

“Boşver. En kötü iş, işsizlikten iyidir.”

Muhsin bir sustu, ne diyeceğini bilemedi, anladım, ben de sustum.

“Sen niye sordun dükkân işini bana?”

“Merak ettim.”

“Gece yarısında mı?”

“Arkadaşım değil misin oğlum? İstediğim saatte sorarım.”

“Sor tabi. Sen benim en yakın dostlarımdan birisin.”

Sen benim tek dostumsun Muhsin ama bunu sana hiçbir zaman söylemeyeceğim. Kendimin nazarı değer diye korkuyorum. Çok bir haltımız var gibi bir de nazar değiyor üstümüze. Sana bari değmesin.

 “Gidiyorum ben. Görüşürüz sonra.”

“Çay içseydik?”

“Dükkânın önüne iki tabure at da içelim. Böyle sevmiyorum ben, sigarasız çay mı içilir?”

“Oğlum yan sokakta çay ocağı var, şimdi alır gelirim. Senin istediğin tabure olsun.”

“Salla. Sonra artık.”

Yola çıktığım an karar verdim. Bir anda. Babama gidecektim. Ya şimdi ya hiç. Kendimi en hazır hissettiğim anda söyleyemezsem söyleyemezdim. Evet, şimdi hazırım baba. Geliyorum. Ne olacaksa olsun. Durağa geçtim. 14B geldi, atladım. Kulaklığı taktım, şarkı dinlemeye başladım, baktım kafam dağılacak çıkardım hemen. Ruh halim değişmemeliydi. Yedi durak oğlum sabret. Her kapı açılışında bacaklarım biraz daha ısındı. Midem mi bulanıyor lan? Derin nefes al, söyleyeceksin geçecek. Kaç yaşında adamsın. Otuz bir yaşındasın oğlum sen. Baban senin yaşındayken iki çocuğu vardı. İşi de vardı ama, öyle böyle o erkekti. Sen erkek olamadın oğlum. Hop geldi durak. Ne çabuk! Yapacak bir şey yoktu, indim. On dakika yürüdüm, evdeyim. Anneme sarıldım, hemen mutfağa gitti, kahve yapacak. Babam salonda, televizyon izliyor. İzle ihtiyar, emekli oldun, yatmak hakkın. Doğrulmadı bile.

“Bir şey mi oldu?”

Anladı tabi, her zaman anlar. Anlarsın, senden bir parçayım ben.

“Karımı…”

“Ne?”

Sustum hemen. Bu sefer değil. Saçmalama oğlum.

“Dönerci işi olmuyor baba.”

“Dükkân mı yok?”

Evet desem hiçbir şey olmaz.

Hayır, olur. Sadece vakit kazanırım. İlla patlayacağım. Ya şimdi ya hiç.

“Var, yani vardır. Senin verdiğin paranın yarısı gitti dükkân ararken. Şimdi de olana param yetmiyor.

“Eee…”

Bu kadar. Sustu. Yirmi yıl önce olsaydı “Aferin, senden bir bok olmaz” derdi. Dediği anda da susmazdı, bağırarak defalarca tekrar ederdi. Sonra da “Sen lafı anlıyorsun, sana denileni anlıyorsun, orada sıkıntı yok ama götünden anlıyorsun” derdi.  Artık değişti. Kalp kırmak istemiyor. O yüzden sadece susuyor. Ama o kadar çok dedin ki baba sussan da ben duyuyorum yine. Yine diyorsun, sadece sen farkında değilsin.

Sessizlik ne kadar sürdü, bilmiyorum. Bana çok uzun gibi geldi ama annem kahveleri getirdiğine göre kısa sürmüş olmalı. İşte zamanın aldatıcılığı, her şey gibi o da yalan. Sadece parayı yemiş olmam ve işsiz olmam yalan değil, bir baltaya sap olamamam dünyadaki tek gerçek olabilir. En azından benim için.

“Ek para mı istiyorsun?”

Kahvesini içti, içerken ses çıkardı. Ben de içtim, bilerek ben de ses çıkardım. Höpürdeteceğiz baba. Annem bir anne, o bizden iğrenmez. Seni bilmem ama benden iğrenmez.

“Hayır. Sadece haber vermek istedim. Ben hallederim.”

“Nasıl halledeceksin?”

“Hallederim bir şekilde, çocuk değilim.”

“Başkasından mı isteyeceksin? Baban dururken başkasından sakın borç alma.”

“Yok, almam.”

İşte böyle bir adamdı babam. Bunu derken samimiydi mesela, sevgi doluydu. Halbuki bu cümle beni üzüyordu, kendimi kötü hissetmeme sebep oluyordu ama bu onun suçu değildi. Gerçek böyleydi. Babam demesi gerekeni diyordu. Gereksiz bir gurur vardı üstümde. Belki de gurur tamamen gereksiz bir şeydi. Bilmiyordum. Konuşmadık sonra. Kahvelerimizi içtik, babam televizyona bakmaya devam etti. Annem fincanları götürdü. Babam eline sağlık demedi. Hiçbir zaman demedi, demezdi. Öfkelendim ona. Anneme eline sağlık demediği için çok öfkelendim, bir an nefret ettim ondan, bağırmak çağırmak istedim. Sonra vazgeçtim. Derdim başkaydı çünkü, çünkü ikiyüzlü bir ahlaka sığınmak istemiyordum, kendimi sevmedim bir an.

Evden çıktım, Üsküdar’a indim, Mihrimah’ta öğleyi kıldım. İlk sünnetini kılmadım, sonra dua ederken pişman oldum. Sünneti kılmadığım için duam kabul olmaz gibi geldi. Sonra Allah’ın merhametine sığındım. Keşke asker olsaydım. Saçlarımı kestirmişken hazır, askerliğe başvursaydım. Hülya ile yine evlenirdim, kaderimde varmış zaten. Olmadım ama. Demek ki kaderimde yokmuş. Bir an yanlış geldi böyle düşünmek, sonra irdelemedim. İrdelemek doğruyu buldurmayacaktı, yanlışın adedini artırırdı anca.

Camiden çıkınca bir dilenci geldi yanıma. Ona çıkardım elli lira verdim. Elli lira verdiğim için Allah’ın bana kat kat fazlasını göndereceğini ve böylece dönerciyi açabileceğimi düşündüm. Böyle düşünmek hoşuma gitti. İnanmayı sevdim. Başımı göğe kaldırdım.

“Ben senin kadar verecek cömert ve zengini bulamam, doğru ama sen de sana benim kadar inananı bulamazsın!”

Bulursun. Kudsi Baba sana benden daha çok inanıyordur. Olsun! O seni biliyor ama. Ben bilmeden inanıyorum. Hiç mi kıymeti yok? Vardır, vardır. Yoksa da Kudsi Baba vardı. Ben Kudsi Baba’ya da inanıyordum. İman ediyordum ona. Saate baktım, ikindiye on dakika var. Tekkenin sokağına uçtum hemen, mahalle camisine girdim. Kudsi Baba gelirdi kesin. Kıldık sünneti. Kamet geldi. İmam efendiye uyduk. Sübhanekeyi okudum, besmeleyi çektim. Bekle bakalım rükuyu. Selahattin geldi aklıma, ona parayı atarken gönülsüz davrandığım için pişman oldum. Babamın para mı istiyorsun diye sorması geldi, gözleri geldi aklıma, sinirlendim. Sonra karımı düşündüm. Sinirim geçti. Baktım aklım karıma kayıyor, hemen silkelendim. Şimdi namazda, kıyamda… Hop dönerci. Allahuekber. Sübhane rabbiyel azım. Altı yüz bin az para değildi. Ne çabuk bitti. Rabbene lekel hamd. Para bu öyle böyle bitecek, takma. Dönerciyi zaten açamazsın artık. Si.. Tövbe. Tövbe tövbe. Allahuekber. Ettehıyyatü lillahi… Tövbe. Düşünmemem lazım. Namazdayım. Karını düşün. Tövbe. Allah’ı düşün oğlum. Allahümme salli ala… Canım Peygamberim. Şefaat et bana. Namazım tam değilse de ahir zaman evladıyım. Şefaat et. Esselamüaleyküm ve rahmetullah.. Tesbihat, dua derken çıktım camiden. Kıldık elhamdülillah. Öyle böyle. Bekledim avluda. Kudsi Baba yaşlıydı, çıkana kadar… Hemen kapı önünde bir sigara içtim, beş nefeste, fırt fırt, öldürdüm sigarayı, girdim içeri. Zamanlamam harika. Baba camiden çıkıyor. Koştum yanına, yapıştım eline. Öptürmedi, güldü beni görünce. Allah kabul etsin evladım. Cümlemizin şeyh babam. Oturduk çay ocağına, cami avlusunda. Kahve söyledi. Yanında müridandan büyükler. Altı kişiydik, herkes suskun. Keşke baş başa olsaydık. Böyle de bir çekiniyorum ki.

“Bana da dua ettin mi?”

Eyvah! Etmedim. Şimdi ne desem.. Yalan söylemek yok. Susmak iyidir.

“Hz. Pir’e dua et. Müntesip değilsin ama o da olacak Allah’ın izniyle. Derviş, pirine her zaman dua etmeli. Etmeli ki madden de manen de bereketini görmeli.”

“Emrin olur şeyh baba.”

“İstiğfar ettin mi?”

Etmedim. Nasıl dua ettim lan ben? Şeyhim ben iş için para için falan ettim. Söylesem mi? Neyse. Susmak iyidir.

“İstiğfar et. İstemek sünnet ama neyi isteyeceğiz? Dünyalığı da isteyeceğiz ama önce layıkıyla kul olabilmeyi isteyeceğiz. Allah bizi razı olduğu kullarından eyleyecek ki istediğimiz dünyalığı verdiğinde o dünyalık bizi helak etmesin! Önce bağışlanmayı isteyeceksin. Allah’ın senden razı olmasını isteyeceksin. Allah sana sen hazır olduğunda verir. Sen ne zaman hazır olursun? Ona kul olduğunda. Kulluktan büyük makam yok. Evlisin, çocuk değilsin. İnsanlık hali, dertlenirsin. Güçlü olmak istersin, erkek olmak istersin. Allah seni erkek yaratmış, o seni erkek yapar. Ama kul olmayı sana bırakmış. Sen kul ol. Allah’ın vaadini isteyeceğine, yükümlü olduklarında muvaffakiyet iste.”

Sonra müridandan biri soru sordu. Şeyh baba döndü ona. Soruların devamı geldi. Ben yarı dinledim yarı düşündüm. Kahveler bitti, kalktık. Doğru evin yolunu tuttum. Yürürken de girdim mobil bankacılığa. 230 bin lira para kalmış. Dükkân açamam, araba alamam, bedelliyi zaten yaptık. Karıma yarasın bari. 200 binini attım karıma. Aradım sonra.

“Boşver yapma yemek. Hazırlan, geliyorum. Dışarıda yiyelim.”

“O nereden çıktı?”

“İçimden geldi. Sana para attım. Değiştir koltukları. Evle ilgili almak istediklerini al. Yani yettiği kadar işte.”

Biraz sessizlik.

“Yuh. E sen bütün parayı atmışsın.”

“Otuz da bana kaldı.”

“Dönerci işi tamamen bitti o zaman.”

“Bitsin. Zaten ben ticaretten anlamam.”

Kapatınca bir rahat hissettim. Sırtımdan bir yük kalkmış gibi. Zaten kamburum, hamallık da bana göre değil. Bir sigara yaktım. Neşelendim bir an. Yine de… Yine de bir kılçık da yok değildi. Oğlum Orhan, inşallah bu sefer lafı doğru yerinden anlamışsındır!

1 Yorum

Özlem Uluçay için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SÖYLEŞİ

Fazla Mesai 01: Ali Güney

Fazla Mesai’de Ali Güney’le üç şey hakkında konuştuk: Sosyal inovasyon, kültür yönetimi ve yayıncılık yaz okulu. Hazırlayan: Hüseyin Ahmet Çelik Ali Güney, öykücü....

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu....

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”