fatih ketancı’ya
Yağ yağ yağmur yağıyor. Acelesi var. Herkesten çok. Şemsiyesi var. Üç yıl önce özel olarak terziye diktirdiği ceketi üzerinde. Saçlarından yol yapmış yağmur suyu. Bir tek saçlarının yolu açık. Nereye dönse taşkın. Mazgallar kapalı. Dükkânların gölgelikleri insan kusuyor. 235 nolu dairenin nereye düşeceğini zihninden hesaplamaya çalışıyor. Demek izin verilse, kaba eti zorluk çıkarmasa birkaç estetik hareketle yolun karşısına geçebilecek. Sonra sağ elini kaldırıp tüm ciddiyetiyle taksiye dur işareti yapacak. Bu işareti daha önce birkaç kez evde tek başına kaldığında çalışmıştı. Bir kez de ayna karşısına geçerek. Parmaklarını birleştir, içe doğru bük ve kaldır. İşte oldu. Sağ ayakla taksiye binilecek. Sağ ayak arka sağ. “Şoför Bey” öhhöm. “Afiyettesinizdir inşallah evladım.” Bir dakika bir dakika. Daha kırk yaşında. Düzeltme: “Afiyettesinizdir inşallah. Hürmet ederim.” Sağ el yeleğin cebini yavaşça yoklayacak. Köstekli saate bakılacak. En kısa yoldan adres tarifi. Eğer konuşkan bir taksiciye denk geldiyse mütebessim bir tavırla sadece kafa sallanacak.
Taksi yok. Taksi yok. Taksi yok. Az önceki senaryo iptal. Role de girmişti tüh.
Yağmur dindi. Nerede şimdi? Mithatpaşa Caddesi’nde. Biraz yürümek lazım. Ayakkabıları su aldı. Zararı yok. Hemfikiriz bundan. Sonuçta herkes ıslandı. Dükkânın gölgesinden kurtulmak lazım. Neymiş efendim, bu yağan yağmur değilmiş. Kimyasal gazmış. Ahaha. Hiç güleceğim yoktu. İlahi. Nereden buluyorsunuz bu kelimeleri kuzum. Kırk yıl düşünsem, kırk yıl çok da, en azından düşünme gayretinde olsam zinhar bulamam bu lafları.
Yürü bakalım şimdi. İn. Pantolunu katla. Kim tanıyacak seni. Bu şehirde tanıdığın sadece bir kişi var. Ki o da seni tanımıyor. O zaman tanımadığın. Kimseyi tanımıyorsun rahat ol. Kimse de seni tanımıyor. Yürü. Kapat şemsiyeyi. Daha önce çalışmıştın. Suyunu süz. Aferin.
Yür-hoppala. Tanımadığım adam. Benim tanıdığım beni tanımayan. Yani geçersiz bir tanımlama. Geliyor karşıdan. Bu gelişe daha önce çalışmış mıdır? Sanmam.
Sağ taraftan daha uzun, sol taraftan kısa bıyıklarıyla oynaya oynaya, ki yürürken sağ yaparak yürür. Bu hareketi zuhuratın bir parçası olarak görülür, dairelerin ışıkları rüzgârda kalmış gaz lambası gibi yanıp sönerdi. Ayakları var mıydı? Sanırım vardı. Kışın, üzerine sadece atlet giyinir, yazları üç kat gömlekle dolaşırdı. Hangi mevsimdeyiz? İlkbahar, yaz, kış, sonbahar. Alnındaki derin çizik belli dönemlerde kaybolur. Şu an çizik emaresi yok. Çıkık çenesini sürekli oynatır, ağzında bir şey geveler ama tek kelime konuşmaz. Şu an. Onunla konuşmak isteyene pek rastlamadım. Zaten insanların dilini çoktan geride bırakmış bir adam. Ama onu görmek isteyenler illaki vardır. Cuma günleri, Hamaönü esnafı ona oralet ısmarlamak için sıraya girer. Bir günde 50 bardak oralet içtiği söylenir. Hem de peş peşe. Eğer bir esnafın oralet teklifini reddederse o esnaf birkaç hafta içinde kepenk indirir. Böylece serbest piyasa onunla yeni anlamlar kazanır. Oralet dışında bir şey içtiği görülmemiştir. Yemek yemez. Su içmez. En azından garip kullar arasında.
“Atla bakalım arkama.”
“Efendim merhabalar. Afiyettesiniz inşallah.” Şok. Hani konuşamıyordu.
“Atla arkama dedim.”
“Efendim Evkaf’a doğru gidiyorum. Müsaade buyurursanız sizi de oraya davet etmek isterim. Bir acı oraletimi içersiniz.”
“Çok konuşuyorsun, çok konuşma.”
Araba kullanıyormuş gibi değişik motor sesleri çıkarıyordu ağzıyla. Anladığım kadarıyla şu an arabayı istop etti. Aşağı indi. Kapıyı açtı. Elinin tersiyle bir işaret yaptı. Otur şuraya der gibi. Sonra şoför mahaline tekrar geçti. Anahtarı yuvasına taktı. “Hoooooor-horrrr-horrrr”
“Çalışmıyor.”
“Efendim dilerseniz benim arabamla gidelim.”
“Olmaz benim uçağımla gideceğiz. Çalışmıyor. Vurduracağız mecburen.”
Tamam efendim, olur efendim, canım efendim. Kurban olduğum efendim. Nasıl yapacağız şimdi. O önde ben arkada Kızılay’a doğru koştur bakalım. Şak. Çalıştı işte. Otur yerine çabuk. Havalanıyoruz. Çirkin binalara gökyüzünden göz çıkardı. Buralarda eskiden çok eskiden tarlalar vardı. Şurası benim bostanımdı. Şurası benim üzüm bağım. Şurası benim kara toprağım. Sadık yarim beton oldu şimdilerde. Evet efendim.
“Seni nereye fırlatayım istersin?”
Ah efendim, beni kalbime doğru fırlatsanız, eşelesem onu, saatler, günler, haftalar aylar geçse. Bilseniz ne kadar uzaklaştım ondan. Kapkara kesilen bir et parçası. Çürümüş, Perperişan. Sonra ona seslenseniz. İçimdeki tüm öfkeyi, heyecanı, içimdeki içimi, hırsımı, varlığımı söküp çıkarsanız. Aaa efendim, ben kaybettim biliyorum. Kim kazandı onu da biliyorum.
“Efendim Taceddin Dergâhı’na.”
Sert indi. Ayakkabıları olmadığı için derisi yerde sürünüp hecin devesi gibi kalktı. Hemen oracıkta değiştirdi derisini. “Hadi bana eyvallah. Hû.”
Güneş az önce yağan yağmuru kurutmuş, nemini bırakmıştı. Dergâhta üç ihlas bir fatiha. Yürüdü. Gözleri fıldır fıldır. Aşağı yukarı. Üst yola çıktı. Kaleye çıkan merdivenleri koydu önüne. Saçlarını yokladı. Az önce maruz kaldığı yüksek basıncın etkisiyle dağılmıştı. Toparladı. Saçlarını. Kalbini yokladı. Yürüdü. Gül alırlar, gül satarlar, gülden ter. Terazinin ayarına baktı, baktı, baktı. Göremedi. Yerini yadırgadı. 235 nolu dairenin bulunduğu sokağa doğru vurdu ayaklarını. Buum. Allah versin.
Eski karğir bir yapıydı önünde durduğu. Ahşabın verniği şeytanını görmüş Efendi babanın yüzü gibi atmıştı. Üç aşağı beş yukarı. Balkonda çiçekler vardı. Kurumuş yapraklar. Pencerelerin pervazı içe dönüktü. Binanın taşları öylesine oraya bırakılmış gibi üstünkörü. Üstünü düzeltti. Başını tarakladı. Öhöööm öhhöm. Merdivenleri çıkmaya başladı. Birkiüçdörtbeş. Ervâh-ı tayyibeleri şâd u handân, nâil-i rahmet-i Rahmân ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrîzî, kerem-i İmâm-ı Alî hû diyelim hûûû. Kapıyı çalmak için derin bir nefes aldı. Verdi, aldı. Sağ elini havaya kaldırdı. Yüzüğünün başını kapının demirine gelecek şekilde. Tak tak tak.
“Kapalı evladım. Sana kapalı. Herkese açık olan sana kapalı.”
Tok bir ses duyuldu içeriden. Evladım diyordu baksana. Evladım. Acaba az önceki hava durumundan mı bahsediyordu. Kapalı. Ama açıldı. Herkese kapalı olan bana da açıldı. “Efendim çok uzak yoldan, izden, sürünerek, Allah sizi inandırsın bazen de uçarak geldim. Kılı kırk yara yara. Ki daha önce bu hâle de çok çalıştım. Mütebessim. Ne olur kovmayın beni kapınızdan.”
“Kapalı evladım. Herkese açık bir tek sana kapalı.”
Yüzünü kapıya dayayarak arka arkaya indi merdivenlerden beşdörtüçikibir. Gözleriyle yukarıya baktı. Bir haber bekliyor gibiydi. Bir haber. Bir muştu. Bir rahmet. Tekrar yağ yağ yağmur. Devlet kapısından mı kovuldu. Rahmet kapısından mı. Terkini sırtlayarak, göçe rağbet ederek, ağırlığınca kasvet doldurup heybesine yürüdü. Arka arkaya. Üç gün, üç gece, beş gün, beş gece. Tırnaklarını elbisesine geçirerek. Bağırmadan ama bağırarak. Sesi kısılınca. İşte oralardaydı yine. Seyran Bağlarında seyran ederdi.
“Ben sana gel mi dedim evladım?”
Demedin ama geldim. Git de demedin, gel de demedin. Ama geldim. Gidecek başka bir kapım mı var ne olur, kovma beni kap.
“Gel otur. Tut elimden. Vaktim geldi. Yanıma bir yoldaş arardım. Seni buldum. Amma şuracıkta soyun elbiseni. Gideceğimiz yer, yük kaldırmaz. Hafif olmak ister. Sen şimdi çıkar içindekilerini.”
İçindekileri çıkarmaya başladı. Bir sevinç. Çıkardıkça kapladı bağları, bağlar kurudu, dallar kurudu. Toprak çekildi. Üstüne beton attılar. Üstüne binalar kattılar. Sonunda 235 nolu daireyi de bu binalardan birine. Afalladı. Gitmek vardı. Durmak vardı. Gidemedi de duramadı da. Bir baktı ne bostan ne gülistan. Hû dedi. Ha çıktı ağzından.
Öğlen arası çoktan bitmişti. Bir an önce işe dönmeliydi. Ne kalmıştı şunun şurasında terfisine.
Yorum Yaz