Ana Sayfa ÖYKÜ “Her Zamanki Prompt” – Emame Akman Harmancı
ÖYKÜ

“Her Zamanki Prompt” – Emame Akman Harmancı

Paylaş

“Bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünya değişsin.”

(Kirazın Tadı – 1997)

Dergi ofisindeki masasında üst üste yığılı çıktıları gördü. Ekibe yeni aldıkları şu yirmi yaşındaki oğlanın, Özkan’ın işiydi kesin. Bilgisayardan okuyup geçseydi ya, illa kâğıt israf ediyor, satırların altını çiziyor, cümleleri defalarca okuyordu. Bu hikâyelerden sınava girecekti sanki. Laptopu açtı. Özkan gece 01.10’da mail atmıştı. Tembihlendiği gibi tüm öyküleri değerlendirmiş. 93 öykü gelmiş son iki ayda, bir kısmını eleyerek sayıyı 20’ye düşürmüş Özkan. Onların da adlarını liste halinde yollamış Kenan’a.

Mutfağa geçip kahve makinesinin düğmesine bastı. Diplerinde kurumuş kahve ve çay bulunan kupalarla doluydu tezgâh. Haftada iki kez temizliğe aldıkları kadın ertesi gün gelecekti. Dolabın en dibinde kalan son kupayı aldı. Fena bir koku ulaşıyordu burnuna ara ara. Lavabodan sandı ilk başta. Sonra çöp kovasının dolu olduğunu fark etti. Şule’nin gelmesine yarım saat vardı. Karton bardakla bir çay ikram eder, onu da mutfağa sokmazdı. Gelirken aldığı simitle poğaçayı da çayın yanında ikram edecekti, mesele çözülmüştü.

Gelen öyküler arasında, yazarıyla tanışıklık söz konusu olduğu için doğrudan dergide yayımlanacak olan 4 öyküyü ilk başta kendisi belirlemişti. Yalnızca Özkan’a iş olsun diye, oku da noktalama hatası varsa düzeltelim, demişti. Kendisinin okumasına gerek yoktu. Özkan dünden hevesliydi nasılsa. Böyle taze kan, dergi mutfağında her zaman işe yarardı. Öyküye bakan ekibin aniden her şeyi bırakıp gitmesinden sonra Özkan’la beraber gayet iyi götürüyorlardı bu işi. Kime neydi ayrıca? Derginin kemik okur kitlesi vardı artık, Migros rafına girecek kadar da popülaritesi.

Şule gelene kadar maildeki 20 öykünün de hâl çaresine bakacak, dergide yayımlanmaya hak kazanan 5 finalisti Özkan’a postalayacaktı. Son birkaç aydır geliştirdiği yöntem sayesinde artık öykü değerlendirmek son derece keyifliydi. Sigarasını yaktı. Kahvesini yudumlarken ChatGPT’yi açtı. Öykü dosyalarını yükledi ve her zamankine benzer bir prompt yazdı.

Dergi editörü gibi bu öyküleri oku. Kurgu, dil, üslup ve nitelik bakımından en iyi olan 5 tanesini belirle. Nedenlerini de belirt. Anlatım bozukluğu, yazım hatası veya kurguda aksaklık olanları seçme.

ChatGPT bu isteğe yaklaşık 2 dakika sonra dönüş yaptı. Ve şöyle dedi.

Yirmi öyküyü kurgu bütünlüğü, dil hâkimiyeti, üslup özgünlüğü ve teknik yeterlilik açısından değerlendirdim. Yazım ve anlatım sorunları belirgin olan metinleri dışarıda bırakarak, edebi bakımdan en güçlü bulduğum beş öyküyü aşağıda nedenleriyle birlikte sıraladım.

Öykülerin adlarını şöyle bir üstünkörü kontrol ettikten sonra “yayımlanacak olanlar bunlar” diyerek Özkan’ın mailine dönüş yaptı. Öykülerin masadaki çıktılarını çöpe atacaktı, vazgeçti. Hevesli taze eleman belki onları hatıra olarak saklardı, belli mi olurdu.

Yeni öykü dosyası için bir şeyler yazması gerekiyordu. Yeryüzünde hikâye çoktu elbet. Hemen her şey bir öyküye konu olabilirdi. Sokaklarda insanların arasında dolanırken, bir çocuk parkında banka oturup geleni geçeni izlerken yahut kendisine ilham verecek edebiyat masalarında vakit öldürürken aklına genellikle yeni ve ilgi çekici fikirler gelirdi. İç cebinden defterini çıkarır, birkaç cümlelik kısa notlar alır daha sonra o notlardan öyküler inşa ederdi. Son zamanlarda o defterin yaprakları pirüpak kalıyor, Kenan’ın muhayyilesi çorak bir araziye benziyordu.

*

“En son sana bahsettiğim yapım şirketiyle devam ediyorum işte abi. Dijitalde çekilecek bir mini dizi için senaryoları hazırlıyoruz. Dört kişilik bir ekibiz. Yani bana kalırsa yazmıyoruz da sürünüyoruz ama yapacak bir şey yok.”

“Niye öyle dedin?”

“Aynı noktada buluşmak bazen çok zor oluyor. Birimizin ak dediğine diğerleri kara diyor filan. Mesela şimdi üzerinde çalıştığımız konu yakın bir gelecekte geçiyor. Film ve diziler insan zihnine bir cihazla yüklenebiliyor. Hani şu Black Mirror’daki gibi kafaya takılan türden bir aparat veya alnın sağına ya da soluna yapıştırılan o ufak hap gibi cihazlardan olacak. Saniyeler içinde insanlar bir film arşivine sahip olacaklar ama kafalarının içinde. Diyelim bir çağrışım yakaladılar. Bir afiş, görsel, karakter ya da film müziği. O an, o yapıma dair görüntüler ve bilgiler belirecek kişinin zihninde. Tıpkı onları gerçekten izlemiş gibi. Sayısız film ve dizi yapılırken onların hızına yetişilmesi, hepsinin izlenmesi mümkün olmadığı için böyle bir cihaz tasarlanmış işte. Sinema ya da edebiyat sektöründe bulunanlar, entelektüeller, meraklılar, sinefiller, arkadaş ortamında caka satmak isteyenler, hepsi bu teknolojiye ilgi duyuyor haliyle. Tabi bu durum ilk başta eğlenceli gelse de zamanla kişinin kendine yabancılaşmasına yol açıyor. Zihne yüklenen o kareler başka birinin anılarına aitmiş gibi hissettiriyor.”

“Ne güzelmiş işte, yerli Black Mirror,” deyip gülümsedi Kenan. O sırada mutfaktaki berbat kokuyu anımsadı. Şule atıldı hemen.

“Meselenin kilit noktasında ise mecazi değil gerçek anlamda kişilerin ağzının tadının kaçması var. Bu yüklemenin ardından bir yan etki olarak o kişilerin ağzında bozuk bir meyvenin tadı beliriyor. İlk başta bu umursanmıyor. Zamanla da etkisi azalıyor zaten. Ancak insanlar zihinlerindeki arşivde bulunan filmlere eriştikçe o bozuk meyve tadı belirginleşiyor ve günden güne kalıcı hâle geliyor. Anlamsızlıkla yüzleşmeyi, yozlaşmayı simgeliyor o tat. Tüketim çılgınlığına ve teknolojinin karanlık yüzüne maruz kalmanın sonucunda hayattan alınan lezzetin kademe kademe ölmesine dair bir farkındalık sunmayı amaçlıyoruz, tabi anlayana. Biz senaryo ekibindekilerle hangi meyvenin tadının ağızda kalacağına dair anlaşmazlığa düştük. Her kafadan başka ses çıkıyor. İnanmazsın ama birbirimize girdik. En son bu saçma detayı yapım şirketine sormaya karar verdik. Aksi takdirde bölümü bitiremeyeceğiz.”

“Ciddi misiniz? Alemsiniz vallahi. Kura filan çekseydiniz bari.”

Kenan neşelenmişti, kalkıp çayları tazeledi. “Hiçbir şey yemedin, şunlardan al biraz.” diyerek kurumuş simitleri Şule’ye uzattı.

“Bilmiyorum ama sıkıldım bu işten. Ben de başka bir senaryoya çalışıyorum bireysel olarak. Ekiptekileri satıcam bu sefer. Sinir oldum zaten. Yazdığım, bir şeye benzerse yapımcılara sunucam. Kabul ederlerse bölümlerden birinin tek senaristi olarak ismim ekiple beraber değil yalnız yazılmış olacak.”

“Oooo çoktan hak ettiler diyosuuun. Bölüm biter ve ‘Senaryo: Şule DEMİRCİ’ yazar. Ve sahne kapanır ve alkışlaaar.”

“Dalga geçme abi çok ciddiyim. Bu sefer sizin alanla da alakalı dinle bak. Bir roman yazarı var, aynı zamanda mühendis. Ülkenin prestijli bir kurumunda kuantum teknolojileri üzerine araştırmalar yapıyor. Gündüz bu işlerle uğraşırken akşam dolunayda kurt adama dönüşür gibi gizemli bir yazara dönüşüyor. Korku romanları kaleme alıyor. Yazdıklarını takma bir adla yayımlatıyor. Dizide kahramanın yaşadığı kişilik bölünmesi ya da karmaşayı göstermeye çalışıyoruz. Tek bedende iki farklı kişiyi yaşatıyor. Her gün ama her gün zihni de ruhu da bölünüyor. Bir tarafta kendisinden yeni eserler bekleyen sadık okurları. Diğer tarafta bırakmak istemediği bilimsel ve teknolojik çalışmaları. Yaşadığı ikilemler, zihnindeki kaos hissi. Hiçbir yere tam ait hissedemeyişi vesaire. Tabi bunu somut bazı şeylerle süslemek lazım. Ne diyorsun, ilgi çekici durur mu, sıkıcı mı olur? Konsepte de tam olarak uymuyor gibi ama geliştirmek lazım fikri. Ben bu sefer sanatsal yönü ağır bassın istiyorum.”

Kenan masasındaki anlamsız yığına, zarf açacağına, zımba teline, kalemlikteki birkaç tükenmez kaleme, masasında kahve lekelerinin bıraktığı halelere ve Şule’nin heyecandan çakmak gibi yanan göz bebeklerine baktı. Sigaradan mı kasvetten mi bilinmez, dergi ofisinin tavanına yükselen beyaz ve sıkıcı bir buğu vardı. Camı açmak için kalktı. Geri döndüğünde kız hâlâ cevap beklercesine sabırsız bakıyordu.

“Şuleciğim bilemedim yaa” derken kafasını kaşıyordu. Memnuniyetsiz bir ifadeyle konuştu. “Bence sen daha ilgi çekicisini bulabilirsin. Bu bahsettiğin sizin o mini dizinin konseptine de gitmez gibi. Yalnız başına bir bölüm yazıp gitmek ve kendini göstermek harika bir fikir ama biraz daha canlı bir konu bulman lazım bence. Ben biraz daha üzerinde düşün derim.”

*

Şule’yi uğurladıktan sonra tekrar bilgisayarın başına geçti. ChatGPT’ye detaylı bir prompt yazdı. Uzun zamandır onu bu kadar heyecanlandıran bir fikirle karşılaşmamıştı. O anın büyüsünü yitirmeden, fikir soğumadan, titreşen tutku eskimeden klavyeye yapışmalıydı. Şule onu anlardı, onun gönlünü elbet bir şekilde alırdı.

“Bu bir öykü konusu. Bu kurguyu geliştir, ilgi çekici bir hale getir,” demişti. ChatGPT sayfasında saniyeler sonra birkaç farklı kurgu fikri aktı, Kenan hepsine tek tek bakmadan önce bir kahve daha almak ve önerileri okurken kahvesini ağız tadıyla höpürdeterek içmek istiyordu. Mutfağa geçti.

Mutfak kapısını ve camını kapalı bırakmış, çöp kovasının ise ağzını açık unutmuştu. Kapıyı açınca ortama sıkışıp kalmış keskin koku yüzüne çarptı, midesi ağzına geldi. Burnunu kapattı önce. Bir an önce bu pislikten kurtulması lazımdı. Aceleyle çöp kovasının poşetini kapatmaya yeltendi. Telaşlı ve beceriksiz hareketleri yüzünden kovayı devirdi. Günlerden kalma ağır çöp kokusunun üzerine bir de tezgâhın ve yerlerin berbat olması eklenince az önceki hafifleme hissinden eser kalmadı Kenan’da. Bulduğu havlu peçetelerle, dokunmamaya çalışarak beceriksizce topladı çöpleri. Çay ve kahve kalıntılarını tamamen arındırması dakikalar sürdü. Günler önce Özkan’la yedikleri pizzanın küflenmiş bir parçasını, bozulmuş meyve kabuklarını ve ne olduğunu hatırlamadığı sümüksü sıvıları temizlerken birkaç kere öğürdü. Sinirden küfrediyordu.

İşi bitince kahvesiyle beraber masasına geçti. Keyfi ve az önceki pırıltılı ilhamı sönüvermişti. İşin kötüsü, ağzında bozuk bir meyve tadı vardı. Nereden gelmişti, nasıl olurdu? Aklını oynatacaktı. Neydi acaba, hangi meyveydi derken zar zor idrak edebildi. Kiraz tadıydı bu. Küflenmiş, çürümüş kirazın tadı damağında anlamsız bir hırsla gezinip duruyordu.

1 Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

DÜŞÜNCE

“Görme Paralaksı” – Süleyman Karaca

Bazı eserler insanlığın ortak mirasını ve bilgeliğini farklı zamanlarda, farklı araçlarla da olsa okuruna/izleyicisine ulaştırır. O eserlerden ikisi Schuermann’ın Der Papalagi’si ve Kurusowa’nın...

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Semiramis Hanım’ın Vasiyeti” – Nail Aliyev

Yaşar Kemal ve Tilda Kemal’e Babaannem… Bu hayatta ne istediysem yaptı. İsteklerim...

ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”