Ana Sayfa DÜŞÜNCE “Ne” ve “Nasıl” – Hüseyin Ahmet Çelik
DÜŞÜNCE

“Ne” ve “Nasıl” – Hüseyin Ahmet Çelik

Paylaş

Biçim ile içeriğin kaçınılmaz birlikteliği “ne” ve “nasıl” arasınaa kalın bir çizgi çekmemize müsaade etmez. Alelade bir haberi, sıradan bir olayı ya da belli belirsiz bir düşü hikâye yapan unsur biçimdir nihayetinde. İskelet doğru bir şekilde çatılmadıysa hikâye çıplak kalır.

Ne var ki hikâye edilen mesele, ünsiyet kurmamız beklenen kahraman, günün sonunda bize kalması muhtemel hisse de yabana atılamaz. Bu karmaşayı aşmak, tartışmayı daha sarih bir zemine taşımak için önerim şu: İnşa aşamasında aynı teknede yoğrulması icap eden biçim ve içerik, metin ortaya çıktıktan sonra mevzilerine dönebilir. Çünkü artık elimizde et ve kemiği sıhhatli bir şekilde ayıracak bir neşter vardır. Nereden baktığımıza dair bilinçtir o neşter.

“Ne” yazar için önceliklidir, “nasıl” okur için. “Ne” yazarın mahremi ve sorumluluğudur; “nasıl” ise okurun zevki ve tercihi. Yazmak “ne”ye, okumak “nasıl”a karşılık gelir. Sözün burasında bir noktayı da vuzuha kavuşturmalı: Yazar, konu (ne) itibariyle hukukun ya da etiğin konusu olabilir fakat eleştirinin konusu olamaz. Eleştiri makamı bir metni ancak biçim (nasıl) esaslarına göre sigaya çekebilir.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

DÜŞÜNCE

“Görme Paralaksı” – Süleyman Karaca

Bazı eserler insanlığın ortak mirasını ve bilgeliğini farklı zamanlarda, farklı araçlarla da olsa okuruna/izleyicisine ulaştırır. O eserlerden ikisi Schuermann’ın Der Papalagi’si ve Kurusowa’nın...

İlgili Makaleler
DÜŞÜNCE

“Çeviri Çevresinde I: Bağlam” – Furkan Uzun

Rilke’nin Dillendirdiği Sığınak: Muhkem Bir Kale mi Yoksa Modern Bir Otomobil mi?...

DÜŞÜNCE

“Dostoyevski’nin Tövbesi” – Süleyman Karaca

İnsan Tövbesi  İnsan ruhunun en karanlık taraflarını iğdiş eden yazarlar vardır. Fakat...

DÜŞÜNCE

“Dehâ ve Dâhi” – Hüseyin Ahmet Çelik

I. “Ben’in Allah’ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dâhileri,...

DÜŞÜNCE

“Unutmayan Hikâye” – Salih Erayabakan

Yeryüzü hayatı bir unutuluş tasarımıdır. Unutma diye bir zaafı –ve hiçbir zaafı–...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”