Ana Sayfa ÖYKÜ “Şehir Havası” –  Akif Hasan Kaya
ÖYKÜ

“Şehir Havası” –  Akif Hasan Kaya

Paylaş

Uzun yıllar sonra nihayet Almanya’dan izine gelen oğlu, yaşlı adama ahşap ve gösterişli bir baston getirdi. Hediyesini, sanki bir krala kılıcını takdim eder gibi abartıyla verdi. Bastonun en dikkat çeken özelliği, üzerine dolanmış bir yılan figürünün çok gerçekçi olmasıydı. Oğlu, bastonun el emeği bir sanat eseri olduğunu, yapımının bir ay sürdüğünü ve bu yüzden de çok pahalı olduğunu söylemeden edemedi. O bunları anlatırken karısı diliyle dişi arasından o kadar para vermesinin gereksizliğini bir kez daha hatırlattı. Yaşlı adam da bastonu çok beğendiği ve bütün dikkati onda olduğu için oğlu ve gelini arasındaki gerilimi hissetmedi.

Bu arada gelini de hediyelerini verdi. Paketleri açtı. İçinden iki tane büyük boy fotoğraf çıktı. Kadın, kocası kadar abartmadı ama laf etmeden duramadı. “Her ne kadar baston kadar pahalı olmasa da…” diye gülümseyerek gösterdi fotoğrafları. Yaşlı adam bir şeye benzetemese de teşekkür etti. Gelin, salonun duvarında karşılıklı duran eski, çerçeveleri pul pul dökülmüş ve boyaları solmuş iki tabloyu kaldırıp yerine getirdiği fotoğrafları astı.    

Bu arada öğle ezanı okunmaya başladı. Yaşlı adam müsaade isteyerek camiye gitti. Camiye girerken, bastonunu hep yaptığı gibi ayakkabılığa asıp asmamakta tereddüt etti. Çalınmasından korktu. İçeriye de böyle giremezdi. Görgüsüz diye arkasından dedikodu yapılmasından endişe etti. Bastonuyla girenler vardı ama onlar kendisinden bir hayli yaşlıydı. Eskisiyle gelmediği için bir an pişman oldu. Sonra ne olursa olsun deyip astı.   

Kayınpederi çıkınca gelin eski tabloları dışarıya çıkarıp çöp konteynırının yanına bıraktı.

***

Öğle namazı çıkışı dükkâna dönerken çöp konteynırının yanına bırakılmış iki tane yağlı boya tablo gördü. Yağlı boya olduklarından emin değildi aslında. Belki sulu boyaydı, belki guaj, belki de akrilikti. Aralarındaki farkı anlayacak kadar ilgili değildi resimle. Ona göre tablolar çok eski ve güzeldi. Eskiliğini de çerçevelerin yıpranmışlığından anladı. İlk önce göz ucuyla bakıp geçti ama sonra merakına yenilip döndü geriye. Derdi resimlerin güzelliği değildi. Böyle çöpte bulunmuş çok değerli tabloların sonrasında milyon dolarlara satıldığına dair bir dünya hikâye duymuştu. Karşılarına geçip baktı yeniden. Kimin ne diyeceğini düşünmeden ikisini de aldı.

Değerli olup olmadıklarını sorabileceği kimse yoktu. Fotoğraflarını çekip internetten arattı ama bir şey çıkmadı. Fotoğrafları antika eşyalar satan bir siteye yükledi. Değerini bilmediği için önce çok yüksek bir fiyat yazdı. İlan verdiği sayfaya sık sık girip baktı.

***

Namaz çıkışı birkaç kişi tam ayakkabılarına uzanmışken bastondaki yılanı birden gördükleri için ürktü. Evde misafir olmasına rağmen caminin altındaki çay ocağına oturdu. Çevredekiler daha yakından ve merakla incelediler bastonu. Yaşlı adam böyle dikkat çekmekten, kendisi hakkında konuşulmasından memnun oldu.

Yakın gözlüklerini takan arkadaşları, yılanın bu kadar gerçekçi oyulmasına dair şaşkınlıklarını gizleyemedi. Üzerindeki bakla desenler, bedeninin kavisi, başındaki ince detaylar, ileriye doğru uzattığı çatal dili ve renkleri hakkında uzun süre konuştular. Yaşlı adam, bastonu oğlunun hediye ettiğini gururla anlattı. Bir süre de ahşabın cinsi tartışıldı ama uzun sürmedi.

Sonrasında sohbet, artık köye taşınan cami cemaatinden başka bir arkadaşlarına doğru kayıverdi. Dün biri telefon etmiş. Keyfi yerindeymiş. Başkaları gibi evini, arazisini satmadığı ve şehre sıkışıp kalmadığı için çok memnunmuş. Yaşlı adamın içi cız etti. İlginin kendisinden uzaklaştığını görünce müsaade isteyip kalktı. Kısa süreli de olsa kendisi hakkında konuşulduğu, ilgi gördüğü için mutluydu. İçi bastıramadığı bir sevinçle doldu. Keyifle yürüdü.

“En son ne zaman gelmişti bunun oğlu?” dedi biri. “Anasının cenazesinde galiba!” diye cevapladı diğeri. “En az on sene olmuş o zaman.” diye ekledi bir başkası. “On sene sonra babanı ziyarete gelmişsin, bastondan başka getirecek bir şey bulmadın mı hırbo!” diye söylendi diğeri. “Baston çok güzel ama!” “Olsa ne olur! Altından olsa ne olur!” “On sene uzun zaman haklısın. Almanya’yı komple getirse neye yarar.” “Zamanında köyde ne var ne yok sattırmıştı adama bu hayırsız oğlan.” “Evlenip Almanya’ya gitti de cebi para gördü.” “Haklısın. Buralarda kalsa bu adamı da kahrından öldürürdü şimdiye kadar.”   

***

Tablolardan hayal ettiği gibi bir para kazanırsa neler yapacağını düşündü. İlk önce şu eski evden hemen çıkacaktı. Hatta eşyalarını bile almadan. Şehrin elit mahallelerinin birinde bir villa yaptırmaya karar verdi. Garajına da son model bir araba çekecekti hemen. Sonra diye düşününce pek bir şey gelmedi aklına. Sonrasını sonra düşünmeye karar verdi ama evi en ince detaylarına kadar hayal etti. Arabanın rengini, markasını, kaç beygir olacağını da ince ince düşündü.  

Arayıp soran olmayınca bir hafta sonra biraz düşürdü fiyatlarını. Bir hafta sonra biraz daha… En son neredeyse iki ekmek parasına kadar indirdi fiyatları. Yine de bir alıcı çıkmadı. Tablolar dükkânın arka tarafında bir köşede öylece durdu. Bir gün hanımı, bu eski püskü şeyleri burada istemediğini net bir şekilde tekrar edince çaresiz aldığı çöpün yanına biraz öfkeli ama en çok da hayal kırıklığı ile bıraktı.

Geri dönerken tabloları gören bir karı kocanın söylediklerine kulak misafiri oldu. Adam tabloları almak istediğini söyleyince karısı itiraz etti. O eski şeyleri asla eve sokmayacağını söyledi. Adam, böyle çöpte bulunan bazı resimlerin sonradan milyon dolarlar ettiğini anlattı. “Aman.” dedi kadın, “boş ver, öyle olsa çöpte ne işi var.”

***

Havanın güzel olduğu günlerde âdet edindiği üzere, ikindi namazından sonra evine yakın bir parka giderdi. Banka oturduktan sonra bastonunu yanına bırakıp gözlerini kapayarak güneşlenirdi. İşte bu yüzden, arkasındaki sık böğürtlenlerin arasından küçük bir asma yılanının süzülerek geldiğini görmedi. Bu küçük yılan, özgürce yaşadığı ormanda bir piknik sepetine yemek için girmiş ve orada mahsur kalmıştı. Bir hafta sonra, aynı sepete birkaç kurabiye atıp parka mini bir piknik yapmaya gelen evin küçük kızına görünmeden akıvermişti böğürtlen çalılığına. O gün bugündür sıkışıp kaldığı bu parkta başka bir hemcinsine rastlamadığı için önce tedirgin ama sonrasında sevinçle sürünmüştü bastona doğru. Yaşlı adam keyifle güneşlenirken o da bastona dolandı. Bir süre oynaştılar. Küçük yılan her gün aynı saatte yaşlı adamı aşkla bekledi. Her seferinde, gelir gelmez yine bastona dolandı.

Sonra bir gün karanlık çökene kadar beklediği halde yaşlı adam gelmedi. Ertesi gün de gelmedi. Daha ertesi günde…

1 Yorum

  • Hikaye; hayattan ,samimi çok güzel…
    Zenginin malı züğürdün çenesini yorar misali, birilerini çöpe attığı fazlalık olan şey ,başka İnsanların hayal dünyalarının baş aktör oluyor.
    Yılanın bastona sarılmasında ise yalnızlık ve aşk kokusu geliyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

#YOKLAMA

“Elipsin Şişkin Yüzündeki Afrikalılar” – Süleyman Karaca

Söz taşıdılar birbirlerine avuç avuçEn çok duyulanı bellediler sözKoştular dağlara fısıldayarakKimi bir ağacın kovuğunda,kimi kaçtığı Allah’tanMağaranın ışığındaEn çok korktuğu şeyi anlatmaya başladılar. -Allah...

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Semiramis Hanım’ın Vasiyeti” – Nail Aliyev

Yaşar Kemal ve Tilda Kemal’e Babaannem… Bu hayatta ne istediysem yaptı. İsteklerim...

ÖYKÜ

“Her Zamanki Prompt” – Emame Akman Harmancı

“Bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünya değişsin.” (Kirazın Tadı – 1997) Dergi ofisindeki...

ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”