Ana Sayfa BERHAVAKİTAP “Şule Gürbüz’ün Labirenti: Kıyamet Emeklisi Üzerine Bir Okuma” – Ayşe Atila
BERHAVAKİTAP

“Şule Gürbüz’ün Labirenti: Kıyamet Emeklisi Üzerine Bir Okuma” – Ayşe Atila

Paylaş

Şule Gürbüz’ü anlatmaya nereden başlamalı? Onu anlatırken önce eserlerini mi yoksa sıra dışı yaşamını mı konuşmalı? Bir yazar hakkında bu tür soruların sorulması, genellikle onun metinlerinin ötesinde bir figür olarak ilgi uyandırdığını gösterir. Gürbüz’ün Dolmabahçe Sarayı’nda saat ustalığı yapması, müziğe olan yatkınlığı, medyadan uzak duruşu, cep telefonu kullanmıyor oluşu elbette ilginç. Ama onun asıl konuşulması gereken tarafı, edebiyatımızdaki yeri ve o yerin neden gerektiği gibi değerlendirilmediği olmalı. Şule Gürbüz’ü iki uçta değerlendiren iki farklı kesim var. Bir taraf, onu edebiyattan çok düşünce dünyasının bir figürü olarak görüyor, hatta bir tür modern vaiz olarak değerlendiriyor. Onlara göre Gürbüz, okuruyla diyalog kurmuyor, sadece kendi düşüncelerini sıralıyor. Bu görüş, onun metinlerinin ne kadar çok katmanlı olduğuna gözlerini kapayanların görüşü. Diğer tarafta ise Gürbüz’ü edebi gelenekten kopuk sananlara inat, onun anlatılarının felsefeyle, tasavvufla, müzikle, insanlık halleriyle örülü devasa bir yapı olduğunu savunanlar var. Gerçek şu ki Gürbüz’ün metinleri ne sadece düşünsel metinler ne de klasik anlatılar. O, kendine has bir anlatım biçimi yaratıyor ve bunu büyük bir ustalıkla yapıyor.

Gürbüz’le ilk karşılaşmam Coşkuyla Ölmek sayesinde oldu. Metinlerindeki yoğunluk, dilindeki incelik ve bazen sertlik, tasavvufî meseleleri aktarışındaki maharet beni çarptı. Onun dünyası bir tekke kapısının aralığından görünen flu bir ışık gibi: Hem tanıdık hem de bilinmez. Belki de en büyük başarısı, bu dünyaları sadece aktarmakla kalmayıp okura gerçekten hissettirebilmesi.

Kıyamet Emeklisi ise Gürbüz’ün en çok konuşulması gereken eseri olmalıydı ama edebiyat dünyasında yeterince yankı bulmadı. Yankı bulmamasının nedenlerinden biri elbette 924 sayfa oluşu. 924 sayfalık iki ciltli bir kitabı ancak müptelaları okuyor artık. Aziz’in hikâyesi, bir yolculuk değil, bilinçsiz bir savruluşun hikâyesi. Onun, hayatındaki büyük kararları almaktan kaçınan, rüzgârın önüne kattığı bir yaprak gibi oradan oraya sürüklenen hali, edebiyatımızda çok sık rastlanmayan bir karakter derinliği sunuyor. Ama ironik bir şekilde, Gürbüz’ün dili bu karakterin kayıtsızlığına rağmen son derece yoğun ve sarsıcı. Aziz, okuyucunun sevmesi için yazılmış bir karakter değil; tam tersine, hayatta en çok karşılaştığımız ama edebiyatta pek görmek istemediğimiz türden biri: Kararsız, korkak, ölüme bile kendi iradesiyle yürüyemeyen biri.

Aziz’in hikâyesinde bir şizofrenin iç çatışmalarını görmek mümkün. Gürbüz, tıbbi bir metin yazmıyor elbette ama onun karakterleri, bir psikiyatristin titizliğiyle işlenmiş gibi. Baba figürünün suskunluğu, ailesindeki psikiyatrik miras, Aziz’in kendi iç sesiyle mücadeleleri, bütün bunlar kitabı çok daha derin bir katmana taşıyor. Ama bu derinliği fark eden eleştirmen sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

Şule Gürbüz, edebiyatımızın en güçlü kalemlerinden biri olmasına rağmen hâlâ hak ettiği ilgiyi göremiyor. Klasik kurgunun sınırlarında dolaşmayan, felsefi ve düşünsel katmanları edebiyatın tam ortasına yerleştiren yazarları değerlendirmek konusunda biraz yavaşız. Oysa Gürbüz’ün metinlerinde bulduğumuz şey sadece düşünceler değil; insanın en derin hallerini, en utanç verici zayıflıklarını, en yüce anlarını ve en komik çelişkilerini görebiliyoruz. Belki de onu zamanla daha çok konuşacağız. Ama o zamana kadar, Gürbüz’ü keşfetmek isteyenler için metinleri her zaman orada, sabırla ve sessizlikle bekliyor.

Bazı yazarlar, hayatlarıyla eserleri arasında görünmez bir bağ kurar. Şule Gürbüz de onlardan biri. Onun edebiyatı, kalabalıklardan uzakta, ince bir zanaatkârlıkla şekillenir. Kendi içine kapanık, bir o kadar da geniş bir dünyaya açılan metinler yazar. Saat ustalığı gibi, yazdığı her kelimenin de mekanizmasını kurar; fazlalıklardan arındırır, her kelimeyi yerine tam oturtur ve okurun sabırla onu keşfetmesini bekler. Edebiyat dünyasında Gürbüz’ü anlamak, onu okumaktan daha büyük bir sabır ister. Kimilerine göre eserleri anlaşılması zor, hatta mesafeli. Oysa dikkatle bakıldığında onun metinlerinin, insan ruhunun en derin ve en samimi halleriyle örülü olduğu fark edilir. Gürbüz, okuruna bir kapı aralar ama içeriye girmesi için onu zorlamaz. Kapı açıktır, ama içeri girip girmemek tamamen okura kalmıştır.

Bazı yazarlar okurun elinden tutar, onu anlatının içinde yönlendirir, yolu gösterir. Şule Gürbüz ise bunu yapmaz. O, okuyucunun kendi yolunu bulmasını ister. Onun metinleri bir harita değil, daha çok bir labirenttir. Yolu kaybettiğinizde sinirlenebilir, ilerledikçe keşfetmenin keyfine varabilir ya da hiç anlamadan geçip gidebilirsiniz. Ama bir kere o labirentin içine girdiyseniz, bir daha eskisi gibi olmazsınız. Çünkü onun anlattığı dünya, sadece bir kurgu değil; yaşadığımız, kaçtığımız ve bazen adını koyamadığımız bir hakikatin ta kendisidir.

Gürbüz, ne popüler edebiyatın parçası olmayı ister ne de edebi geleneğe körü körüne bağlanır. O, kendine has bir yol açar ve bu yolda ilerlerken ardında derin izler bırakır. Onu keşfetmek isteyenler için o izler hep oradadır. Sessiz, ama bir o kadar güçlü bir şekilde bekleyerek.

Aziz’in Hikâyesi: Bir Savruluşun Anatomisi

Şule Gürbüz’ün Kıyamet Emeklisi romanındaki Aziz, alışıldık bir kahraman değil. Hatta ona tam anlamıyla bir “kahraman” demek bile güç. Gürbüz’ün metinlerindeki karakterler genellikle sıradan hayatların içinde sıkışıp kalmış, derin içsel sorgulamalarla boğuşan, çoğu zaman ironik ve melankolik figürlerdir. Aziz de bu çizginin içinde, ama aynı zamanda ondan taşan bir karakter.

Aziz, zamanın içinde kaybolmuş, ama zamanın dışına çıkmak için de çaba sarf etmeyen biri. Ona bir emekli denebilir, ama bu yalnızca iş hayatından değil, belki de tüm büyük iddialardan, dünyayla tam anlamıyla yüzleşmekten emekliye ayrılmış biri olduğunu da düşündürtüyor. Onun yaşamı, sanki bir kenara çekilmiş, hayatı dışarıdan izleyen biri gibi ilerliyor. Ne var ki bu izleme hali pasif bir gözlemcilik değil. Gürbüz’ün kalemiyle Aziz’in düşünceleri, ironisi ve içsel hesaplaşmaları öylesine derinleşiyor ki, bir noktadan sonra okur, Aziz’in dünyasını kendi iç dünyasıyla kesiştirmeye başlıyor.

Onu diğer roman karakterlerinden ayıran en belirgin özelliği, hayata dair keskin gözlemleri ve bunları dile getirme biçimi. Gürbüz’ün metinlerinde zekâ, yalnızca parlak bir anlatım biçimi değil, aynı zamanda varoluşsal bir ağırlık taşıyor. Aziz’in ironisi de tam burada devreye giriyor. O, dünyaya ve kendine bir mesafeden bakabilen, hem ciddiye alan hem de hiçbir şeyi ciddiye almayan biri. Bu ikilik, onu hem samimi hem de mesafeli kılıyor.

Aziz’in bir “kahraman” olup olmadığı sorusuna dönersek; belki de o, modern zamanların anti-kahramanı. Büyük eylemler peşinde koşmaz, dünyayı değiştirme gibi bir iddiası yoktur. Ama bu onun edilgin olduğu anlamına da gelmez. Gürbüz’ün dilinde Aziz, sıradan insanın içindeki derinliği gösteren bir ayna gibidir. Kahraman olmayı istemeyen, ama yine de okuru en çok düşündüren karakterlerden biri haline gelir.

Zamanın İçinde Erimeyi Seçen Adam: Hilmi Baba

Hilmi Baba, Şule Gürbüz’ün Kıyamet Emeklisi romanında Aziz’in hayatındaki önemli figürlerden biri olarak karşımıza çıkar. Hilmi Baba, yalnızca bir karakter değil, aynı zamanda romanın derin felsefi damarlarından birini temsil eden bir varlıktır. O, Aziz’in dünyasında bir tür “bilgelik timsali” gibi dursa da, bildiğimiz anlamda bir bilge değildir. Çünkü Gürbüz’ün karakterleri hiçbir zaman tek bir sıfatla tanımlanamaz; her biri çelişkiler, içsel gelgitler ve paradokslarla doludur.

Hilmi Baba, geçmişi ve yaşanmışlığı temsil eder. Aziz gibi o da, zamanın içinde erimiş, belki de zaman tarafından tüketilmiş biridir. Fakat Hilmi Baba’nın Aziz’den farklı bir yanı vardır: O, kendi ömrünü ve içinde bulunduğu hayatı belli bir kabullenişle yaşamaktadır. Aziz gibi dünyaya mesafeli bir bakışla yaklaşsa da, bu mesafe bir küskünlük ya da ironi barındırmaz. Aksine, onun duruşunda derin bir teslimiyet ve kabullenme vardır.

Hilmi Baba, belki de Aziz’in ileride varabileceği bir noktanın temsili gibidir. O, dünyaya dair büyük beklentileri geride bırakmış, olup bitenleri olduğu gibi kabul eden bir adamdır. Gürbüz’ün romanlarında zaman, karakterler için hem bir yük hem de bir öğretmendir. Hilmi Baba için de zamanın öğreticiliği hissedilir; onun sözleri, tavırları ve hayatı bir tür “içsel emekliliğin” ifadesidir.

Ancak Hilmi Baba’yı salt bir bilge figürü olarak görmek de eksik kalır. O, hayattan elini eteğini çekmiş biri değil, aksine onun akışına kendini bırakmış bir karakterdir. Gürbüz’ün metinlerindeki birçok figür gibi, o da zaman zaman hayata dair sert gerçekleri dile getirmekten çekinmez. Ama bunu büyük iddialarla değil, yaşanmışlıkla yoğrulmuş bir iç huzuruyla yapar.

Bu yüzden Hilmi Baba, Aziz için bir yol gösterici midir, yoksa onun zaten varmakta olduğu bir noktanın temsili mi? Belki de her ikisi birden. Aziz, Hilmi Baba’nın varlığı sayesinde kendi dünyasına daha yakından bakar, kendi içindeki huzursuzluğu ve arayışı daha derinden hisseder. Hilmi Baba, bir karakter olarak romanın ana dokusuna büyük bir ağırlık katar; onun varlığı, Kıyamet Emeklisi’nin zamana, insan ilişkilerine ve varoluşsal sorgulamalara dair çok katmanlı yapısını daha da derinleştirir.

Hilmi Baba’nın ortadan kaybolması, Kıyamet Emeklisi’nin temel meselelerinden biri olan “zamanın içinde erime” temasını güçlendiren bir olaydır. Şule Gürbüz’ün anlatısında karakterler bir varoluş çığlığı atmaktan çok, zamanın içinde sessizce kaybolmayı seçerler. Hilmi Baba’nın kayboluşu da tam olarak böyle bir kayboluştur: Ne büyük bir trajediyle ne de büyük bir hikâyeyle anlatılır. O, bir gün vardır, sonra yoktur.

Bu kayboluş, Aziz’in bakış açısından okunduğunda, onun hayatındaki figürlerin sürekli olarak eksildiğini, kopup gittiğini ve geride sadece düşüncelerin kaldığını gösterir. Hilmi Baba, adeta Aziz’in hayatındaki birçok şey gibi zamanın içinde çözülür, geriye yalnızca hatırası ve onun varlığından kalan izler kalır. Bu da Gürbüz’ün romanlarındaki genel varoluş anlayışıyla örtüşür: Hayat, geride kalanların zihninde süren bir şeydir; insanlar, mekânlar ve zaman birbirinin içinde kaybolur.

Ayrıca Hilmi Baba’nın ortadan kayboluşu, onun karakter yapısıyla da uyumludur. O, hayatın büyük meselelerini çözme derdinde değildir. Kendi varlığı bile sanki hafifçe dünyaya dokunmuş, sonra da usulca silinmeye başlamıştır. Belki de Gürbüz’ün bize anlatmak istediği şeylerden biri de budur: Bazı insanlar büyük sesler çıkararak, büyük olaylara karışarak değil, sessizce ve kendiliğinden kaybolarak da iz bırakır. Hilmi Baba da tam olarak böyle bir figürdür; Aziz’in dünyasından sessizce çekilir ama onun bıraktığı boşluk, Aziz’in düşünce dünyasında derin bir yankı uyandırır.

Sabır, Sessizlik ve Varlığın Kadim Biçimi: Tevhide

Tevhide, Aziz’in hayatında güçlü ama sessiz bir varlık olarak yer alır. O, Aziz’in iç dünyasındaki fırtınalara, arayışlarına ve gelgitlerine bir denge unsuru gibi görünse de, aslında kendisi de derinlerde büyük bir sabır ve içsel mücadele barındıran bir karakterdir.

Gürbüz’ün anlatılarında kadın karakterler genellikle güçlü, dayanıklı ve derin bir bilgelikle donatılmıştır. Tevhide de bu çizgiye uyan bir figürdür. Aziz’in hayata karşı olan o çocuksu merakı, zamanla olan hesaplaşması ve kendi içinde sürekli bir anlam arayışı varken, Tevhide bu arayışın karşısında daha sabit, daha kabullenici bir duruş sergiler. Aziz’in dünyasında, sürekli değişen, dönüşen, kaybolan şeyler varken Tevhide, varlığını olduğu gibi koruyan bir merkez gibi görünür. Ancak bu, onun da bir tür kayboluş yaşamadığı anlamına gelmez.

Tevhide’nin Aziz’le ilişkisi, derin bir bağlılık ve aynı zamanda bir mesafe içerir. Aziz’in zihinsel yolculuklarına ve varoluşsal sancılarına doğrudan eşlik etmese de, onun yanında durarak bir tür denge unsuru olur. Fakat bu, onun Aziz’in dünyasını tamamen anladığı ya da onunla aynı yolda yürüdüğü anlamına gelmez. Belki de tam aksine, Tevhide’nin en büyük varlığı, Aziz’in kayboluşuna eşlik etmeden onun kaybolmasına izin verebilmesidir.

Aziz’in Tevhide’ye karşı hissettiği şey, sadece bir eşe duyulan sevgi değil, aynı zamanda bir tür minnettarlıktır. Tevhide’nin varlığı, Aziz’in iç dünyasında bir çıpa gibi dururken, onun yokluğu da büyük bir boşluk yaratabilecek güçtedir. Ancak Şule Gürbüz’ün anlatımında, bu tür ilişkilerde sevginin ya da bağlılığın açık ifadelerle ortaya konması beklenmez. Daha çok, sessiz bir varoluş, derinlerde süren bir alışkanlık ve zaman içinde oluşmuş bir kader ortaklığı vardır.

Tevhide, Aziz’in hayatında bir “eş” olmanın ötesinde, onun dünyasında sabit kalan nadir unsurlardan biridir. Ama aynı zamanda, Gürbüz’ün anlatılarında sıkça gördüğümüz gibi, en sabit görünen şeylerin bile bir noktada değişime uğradığını da unutmamak gerekir. Tevhide’nin suskunluğu, sabrı ve varlığı, Aziz’in gözünde bir güvence gibi görünse de, onun içinde nelerin yaşandığı meselesi, okuyucunun sezgisine bırakılan bir muamma olarak kalır.

Babaya Rağmen, Babayla Beraber: Adil’in Trajedisi

Adil’in hikâyesi, bir babanın gölgesinde şekillenen bir varoluş mücadelesidir. Aziz’in anlam arayışı, zamanla verdiği savaş ve hayat karşısındaki çekingen duruşu, Adil’de bambaşka bir biçimde karşılık bulur. Babasının spesifik dünyasına mesafeli dursa da, aslında onunla aynı soruların içinde sıkışıp kalmıştır. Babasından kaçmak ister, ama ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, onun bıraktığı boşluğun içinde büyüdüğünü hisseder.

Adil’in hayatı, iki temel eksen etrafında döner: çöpçülük ve müzik. Çöpçülük, onun için sadece bir geçim kaynağı değildir. Toplumun unuttuğu, attığı, artık görmek istemediği şeylerin içinde, kendine bir dünya kurar. Babasının kitaplarla, düşüncelerle yaptığı anlam arayışını, o çöplerin arasında sürdürür. Çöp, geçmişin izlerini taşıyan bir hafıza mekânıdır. Her attığımız şey, bir zamanlar bizimdi; her çöp, bir hikâyenin son cümlesidir. Adil, bu hikâyeleri sessizce toplar.

Müzik ise onun kaçış kapısıdır. Seslerin içinde kaybolarak dünyanın gürültüsünü bastırmaya çalışır. Ama bu sığınak, giderek bir uçuruma dönüşür. Tıpkı babası gibi, Adil de hayatı anlamaya çalışırken kendini bir çıkmazın içinde bulur. Müziğin büyüsü, onu hayata bağladığı kadar, gerçeklikten de koparır.

Ve sonunda sistem, Adil’i nereye koyacağını bilemez. Onun varoluş sancısı, toplumun sınırlarını aşan bir hâl aldığında, kaçınılmaz son gelir: akıl hastanesi. Aziz’in yıllarca zihninde taşıdığı gelgitler, Adil’de bir çöküşe dönüşür. Babasının sorgulamaları, onun deliliğinin zeminini hazırlar. Aziz, varoluşsal buhranlarıyla bir şekilde yaşamayı öğrenmiş olsa da, Adil bu yükü taşıyamaz ve sistem tarafından bir kenara itilir.

Adil’in hikâyesi, bir oğlun babasından kaçarken ona dönüşmesinin trajedisidir. Aziz’in kıyamet emekliliği, Adil’de bambaşka bir kırılmaya yol açar. Bir baba, anlam arayışında yavaş yavaş silinirken; bir oğul, bu arayışın enkazı altında kalır. Sonunda, belki de en büyük miras budur: yalnızlık, hayata sığamamak ve anlamın ağırlığı altında ezilmek.

Zaman, Yalnızlık ve Sessiz Varoluşlar

Aziz’i okumak, insanın kendi içine dönüp orada bir yabancıyla karşılaşması gibi. Yalnızca hikâyesini değil, kendi varoluşunu da okuyor insan. Pilavın kaşığa gelişinde, suyun bardakta bir ağırlıkla duruşunda, az konuşmanın ihtişamında bir zaman algısı var; geçmiş ve gelecek birbirine karışıyor, hatıralar ile hayaller aynı gövdeden filizleniyor. Aziz, insanın zamanla kurduğu tuhaf ilişkide kaybolmuş bir figür gibi duruyor; ne tam bu dünyaya ait, ne de tamamen dışında. Gözleriyle, sessizliğiyle, bir yemeğin başında oturuşuyla bile zamanın ağırlığını taşıyan biri.

Kendini bulmak, belki de kendini kaybetmenin en ağır hâli. Parçalanmak, eksilmek, sonra o eksikliğe anlam vermeye çalışmak. Alev, Adil, Tevhide her biri bir şeyin eşiğinde duruyor, ama o şeyin ne olduğunu adlandıramıyor. Adil’in çöpçülüğünde bir başkaldırı var mı, yoksa yalnızca bir teslimiyet mi? Babasının sorduğu sorular onun içine kapanmasına sebep olurken, o da varoluşu çöplerin arasından mı anlamlandırmaya çalışıyor? Aziz, anlamı kelimelerin içinde ararken, Adil çürümüş ve atılmış olanın arasında mı görüyor kendini?

Çekyata kıvrılmak, varlığını küçültmek, kendini o küçüklüğün içinde rahat hissetmek. Sonra birden fark etmek ki küçülmek de bir varoluş biçimi, yok olmanın içinde bile bir ses var. Aziz, kendini susturarak konuşur, Adil, çöplerin arasında var olur, Alev mutfakta pilavı karıştırırken kendini tamamlamaya çalışır. Hiçbiri tam değil, hepsi eksik, hepsi kendi içinde yamalı. Ve belki de bu yüzden, insan okurken kendini bir orada bir burada buluyor; Adil’in müziğe sığınışında, Aziz’in yalnızlığında, Alev’in gölgede kalışında kendini görüyor.

Kıyamet Emeklisi biten bir roman değil, çünkü okurunun içinde devam ediyor. Kapağını kapattığında bile bir köşede duruyor, günler sonra hiç beklenmedik bir anda bir cümlesi zihnine düşüyor, bir anıyı çağırıyor, seni sana anlatmaya devam ediyor. Aziz’in gölgesi hâlâ bir yerlerde duruyor, Adil’in suskunluğu kulaklarında, Alev’in mutfağa sinmiş varlığı gözlerinin önünde. Kitabı bitirdiğini sanıyorsun ama o senden geçip gidene kadar sen onun içinden geçmeye devam ediyorsun.

Yorum Yaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
BERHAVAKİTAP

“Bahçıvan ve Ölüm: Sessiz Bir Eşik” – Feyza Cengiz Dündar

Bulgaristanlı yazar Georgi Gospodinov, metinlerinde sık sık hafıza, zaman ve kişisel olanla...

BERHAVAKİTAP

“Granada Üçlemesi Üzerine: Sessizliğin Hafızası” – Feyza Cengiz Dündar

Radva Aşur’un Granada Üçlemesi, tarihsel anlatının sınırlarını aşarak, kaybın, sessizliğin ve kadın...

BERHAVAKİTAP

“Bir Başkasında Kendi Hikâyemizi Bulmak: Yakınlıklar” – Saliha Ferşadoğlu İlhan

“O zaman umut nerede, diyorsun, hiçbir zaman gerçekten yeni baştan başlamayacaksak, ne...

BERHAVAKİTAP

“Gerçeğe Mum Işığında Bakmak” – Emine Tay

Tek bir mum ışığı gizleri, derinleri, karanlık bir mahzeni aydınlatabilir mi? Sandor...

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”