Her bir edebî eser karşısında muhteşem bir merak beni sarar, sarmalar. Bilmem bu sizde de oluyor mu? Onun yazılış hikâyesini araştırmaktan büyük keyif alırım. Çoğu zaman hayal kırıklığıdır bu merakımın sonu. Buna da alışkınım. Yine de vazgeçmem. Çünkü ben hayatımın ya da daha özel anlamda yazın hayatımın bir cilvesi midir bilmem, yazarların ve onların eserlerinin ortaya çıkma süreçlerini bir şekilde görmüş biriyim.
Bu biliş bana okuduğum her kitabın hikâyesini öğrenmem için bir teşvik oluyor. Bu yüzden bugüne kadar yazılışına tanık olduğum kitapların, hepimizin bildiği kitapların hikâyelerini sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Henüz Berlin Duvarı yıkılmamıştı. Doğu Almanya’nın en önemli edebiyatçılarından biriyle, Walter U. ile gizli bir edebiyat toplantısında karşılaşmıştık. Çok sinirliydi. Elindeki müsveddelerin hepsini yırtmak üzereydi ki biz, yani orada bulunanlar, buna engel olmayı başarabilmiştik. Yani bugün okuduğunuz Walter U. kitaplarının bir bölümünü kurtaranlardan biri de benim. Ama onun bu kadar sinirli olması, hem edebiyat dünyasının önemli magazin bilgilerinden birini içinde barındırıyor hem de bir yazarın eserini kaleme alışının çok farklı hikâyesini. Gelin beraber bakalım.
Yıl 1970’lerin sonuydu. Her tarafta sıkı bir sansür vardı. Her kelime didik didik ediliyordu. Ben o zamanlar yazmıyordum fakat iyi bir dinleyiciydim. Hem de çok iyi bir dinleyici. Elbette kendime göre notlarım, küçük karalamalarım vardı. Onları gün yüzüne çıkarmazdım asla. Benimle mezara gideceklerdi onlar. Öyle olacağını düşünüyordum.
“Yazıyor musun?” sorusunu mütemadiyen kararlı bir “Hayır.” ile karşılıyordum. Bu cevaptan sonra soruların devamı gelmiyordu. Ben soran tarafta olmayı daha çok seviyordum. Çünkü cevapları yazmak çok daha büyük bir keyif verirdi bana. Şimdi öyle mi? Yaşımın altmışları devirdiği bugünlerde artık daha çok cevaplayan tarafta ben yer alıyorum. Bundan da memnunum, yanlış anlaşılmasın. Her dönemin kendine göre mutluluk nedenleri olduğunu insan yaş aldıktan sonra öğreniyor.
Yirmili yaşlarımın hızlı dönemlerinde, bugün bile kendimle iftihar ettiğim, yaptığım en güzel işlerden biri şudur ki, çok kötü bir gün geçirmiş olsam bile eve geldiğimde o günün bir özetini çıkarırdım. Eğer önemli olduğunu düşündüğüm biriyle ya da bir veya birden fazla yazarla bir araya geldiğim bir gün ise onların söylediklerini kelimesi kelimesine defterime geçirirdim. İyi bir hafızam vardı.
Müthiş bir arzuyla akşamın gelmesini beklerdim. Hemen defterime koşmak, zihnimde tuttuklarımı ona aktarma isterdim. Bu iş benim için bir oyuna dönüşmüştü âdeta.
Benim en büyük zevklerimden biriydi bu. Müthiş bir eğlenceydi. Zihnimde yazarları taklit ediyor, onların cümlelerini onların tarzlarıyla kâğıda döküyordum.
Ama şunu söylememe izin verin lütfen. Bu notlarımı asla ama asla hiç kimseyle paylaşmadım. Hikâyelerimde, romanlarımda ve elbette denemelerimde o zamanların, o konuşmaların etkisini yadsıyamam. Lakin yazılarımda hatta konuşmalarımda doğrudan o notlarımdan, defterimden hiç bahis açmadım.
Fakat onların orada öylece durması beni bir yerde rahatsız ediyordu. Orada bir hazine olduğunu düşünüyordum. Zaman geçtikçe defter çürüyüp gidecekti bunu biliyordum, peki ya içindekiler? Edebiyat dünyasının sayılı simalarının gençlik hâllerini anlatan, kitaplarının yayımlanma süreçlerini gösteren o küçük anekdotlar… Onlar zaman geçtikçe bir şarap gibi yıllanacak mıydı? Yoksa bir zaman sonra kimsenin ilgisini çekmeyen sıradan bilgilere mi dönüşecekti?
İşte bu düşünceler zihnimde dolanıp duruyordu. Bir akşam, yeni kitabım ile ilgili yaptığımız bir söyleşiden sonra, çok sevgili dostum, şimdi de bu satırları okuduğunuz derginin editörüyle yediğimiz bir akşam yemeğinde bu notlar mevzubahis oldu. Gözlerinin parladığını hatırlıyorum. Bana bunları dergiye aylık olarak yazmamın mümkün olup olmadığını sordu. Bir yazı dizisi olarak buna çalışılabileceği, sonrasında da bu yazıların toplanıp kitaplaştırılması gerektiğini ifade etti.
İlk başlarda pek emin değildim doğrusu. Çünkü gençliğimdeki notlarım tamamen kişisel eğlencemden ibaretti. Dağınık yazılardı. Onları toparlamak benim için ciddi bir uğraş olacaktı bu. Ama onların orada, o karanlık dehlizlerde, sararmış yaprakların üzerinde kalmasına gönlüm de razı olmadı. Bu yüzden bu yazı dizisine başlamak istedim.
Öncelikle bir sıralama yaptım tabii. Kimlerden bahsedeceğimi belirledim. Sonra o kişilerle ilgili notlarımı tarih sırasına göre yeniden düzenledim. Söylediğim gibi benim için oldukça zor bir uğraştı ama geçmişte dolaşmak, o gençlik günlerimi tekrar yaşamak da mutlu etmişti beni.
Evet, Walter U. ilk konuğumuz. Onunla sık sık karşılaşırdık. İkimiz de o gizli saklı yapılan edebiyat sohbetlerinin müdavimlerindendik. Benden beş altı yaş büyüktü sanıyorum. Onunla ilgili ilk olarak şunu not almışım:
“Sessiz bir adam. Gözleri sürekli açık. Edebiyatla uğraşmadığını bilsem biti yeni yeni kanlanmaya başlamış bir tüccar derdim. İlgisini çabucak belli etmiyor hiçbir şeye. Zeki bir adam.”
Oturduğumuz zamanlarda yeni yazdığı yazılardan kısa bölümler okuduğunu da hatırlıyorum ama onlardan herhangi bir not almamışım.
Sonra, yani aradan bir iki hafta geçtikten sonra onunla ilgili aldığım notların birine “Çok sinirliydi bugün.” diye yazmışım. Ayrıntı vermemişim. Bunun sebebini de birkaç gün sonra yazdığım, yine onunla ilgili olan, bir notta buldum.
Walter U. o gün hışımla girmiş içeri. Bağırıp çağırıyormuş. Onun ağzından cümleleri olduğu gibi aktarmışım bu bölümde. Yazarların konuşmalarını birebir aktarmak öyle eğlenceliydi ki o zamanlar. Onların el kol hareketlerini, mimiklerini zihnimde canlandırarak kalemimi oynatıyordum. O gün de öyle yapmışım. Çünkü konuşma dili çok belirgin burada ve konuşma kendi içinde zıtlıkları da barındırıyor.
Okuyalım:
“Onunla tanışmayı, onun gözlerine bakıp ondan duyduğum tiksintiyi ona göstermeyi nasıl istiyorum bir bilseniz. Onun gözlerini oyup parmaklarını tek tek bükülen yerlerinden kırmayı ne çok istiyorum bir bilseniz.
Tamam, tamam sakince anlatıyorum. Bakın ben işini iyi yapan insanlara bayılırım. Ben işini iyi yapan adamların en büyük servet sahibi olduğunu bilirim. Ama ama onun bu yaptıkları… İnsan biraz olsun kendini sınırlamaz mı? Yaptıklarının ne olduğunu, neye sebep olduğunu görmez mi?
Tamam ne olduğunu anlatacağım, tamam sakinim. Bu, bu nefret ettiğim adam Erich H. denilen herif. Başredaktör. Onlar ona öyle sesleniyor.
Başredaktör. Hah.
Kitapların basılıp basılmamasına bu herif ve ekibi karar veriyor. Kitapları jurnalliyorlar işte. Biliyorsunuz.
Benim ilk kitabım bu ekibin onayını alarak yayımlandı. Doğrusu şaşırmıştım. Çünkü doğrudan olmasa da çeşitli nüktelerle, olaylarla istemedikleri şeyleri yazmıştım kitabımda. Ama onaylarını almıştı kitabım ve basılmıştı.
Aradan bir, bir buçuk ay geçti. Bir gün evimin kapısına biri geldi. Kapıyı açtım. Karşımda o. Elbette tanımıyordum onu. İçeri geçti, kendini tanıttı. Sonra hemen, hiç vakit kaybetmeden gelme nedenini anlattı.
Benim basım için izin alan kitabımı işe yeni başlayan bir arkadaşları okumuş. Onun, kitapta yer alan tenkitleri, dolaylı yoldan yermeleri, muahezeleri göremediğini, o yüzden basılabildiğini anlattı bana. Doğrusu o anda ne diyeceğimi bilemiyordum. Bu kitap ile ilgili toplama kararı çıkarabileceğini söyledi. Fakat bunu yapmayacağını ekledi hemen.
Bunu bana bir lütuf gibi söylemedi hayır. ‘Bizim göremediğimizi kimse göremez zaten, o yüzden bu kitaba bir şey yapmayacağım ama bundan sonraki her kitabınızı dikkatli bir şekilde okuyacağımdan emin olabilirsiniz.’ dedi.
Bu kibri anlayabiliyor musunuz?
Elimde basılmayı bekleyen iki kitabım daha vardı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Fakat ilk iş olarak kitapları tekrar gözden geçirmeye başladım Müphem cümlelerime çift düğüm attım. Onları satır aralarına gömdüm. Kitaplardan birini, iyice emin olduğum kitabımı yayımlanması üzere yayımcıma gönderdim.
Bir zaman sonra bir posta geldi evime. Kitabımın bir fotokopi nüshası gelmişti. Başredaktör imzasının da bulunduğu küçük bir not ile:
‘Kitabınızda bulunan sakıncalı göndermeler dolayısıyla yayımlanmamasına karar verilmiştir.’
Normalde bu tür kararların yayınevine gönderildiğini yazar arkadaşlarımdan bilirim. Siz de bilirsiniz. Ama bu sefer doğrudan bana gönderilmişti. Bunun nedenini anlıyorsunuz değil mi? Onunla gayriresmî bir savaşın içindeyiz diye size söyleyebilirdim ama hayır o resmî olarak benimle savaşıyor.
Elbette vazgeçecek değildim. Ben yazarak var oluyorum. Yazmasam yaşamamın ne anlamı var?
Sıradaki dosyamı hazırlamaya başladım. Hem de gecemi gündüzüme katarak çalıştım. Beni ben yapan göndermelerimden vazgeçecek değildim elbette. Ama bunları kitabıma, onların daha doğrusu onun göremeyeceği bir şekilde yerleştirmem gerekiyordu. Bunu başaracak yetkinlikte görüyordum kendimi. İkinci dosyamın üzerine belki üç aydan fazla çalıştım. Ortaya hem beni yansıtan hem de onların istediği bir kitap çıkmıştı işte. Yayımlanması için gönderdim kitabı. Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra yine bir posta geldi evime. Postada kitabımın yine bir nüshası ve Başredaktör imzalı bir not. Notta yine aynı cümle vardı.
Nüshayı incelemeye başladım.
Gizlemek istediğim her tarizi, her göndermeyi sebepleriyle birlikte açıklamıştı. Hatta hangi olguya karşı, hangi kişiye karşı söylemiş olabileceğimi bile notlandırmıştı. Bu kadarı benim için gerçekten fazlaydı. Ama pes edemezdim. Benim yapacağım şey değildi yok olup gitmek, anlıyor musunuz?
Yeni eserime başladım. Alegorilerle dolu hikâyeler kaleme aldım. Günümüz siyasetini ilgilendirmeyen göndermeler yaptım. Toplumun bütününe değil, kişisel bazı özelliklere odaklandım.
Doğrudan hicivden uzaklaşamazdım. Bu bendim, bunu yapmadığım zaman eserimin ne önemi kalır, siz söyleyin bana.
Kitaba belki bir yıldan fazla uğraştım. Yüz sayfayı geçmeyen bir kitap için bir sene, anlıyor musunuz? Gecem, gündüzüm, düşlerim, uykularım, hayallerim hep kitapla iç içe geçti. Sonunda kitabımdan emin oldum. Başka bir yayıncı vasıtasıyla yeni kitabımı yayımlatmak üzere gönderdim. Yeniliklerle dolu yepyeni bir kitap olsun istiyordum. Kendimi göstermek istiyordum. Hayır hayır, ona değil. Kendime. Evet onu alt etmek benim için önemli ama yazmak, sırf onun için, onu yenmek için yazmak, hayır hayır, o zamanlar için bunu söyleyemem. Bu söylediğinizi kabul edemem.
Aradan yine çok zaman geçmeden bir posta daha geldi. Başredaktör’ün imzasıyla tabii. Bu kitap da yayımlanamazdı. Yaptığım her göndermeyi yine bulmuştu. Bu göndermeleri kime hatta o kişinin hangi özelliğine yaptığımı bile notlandırmıştı anlatabiliyor muyum? Kafayı yemek üzereydim. Ne yapacağımı bilmiyordum.
Ben de onu araştırmaya başladım. Kimin nesiydi bu adam? Edebî altyapısı bu kadar iyi olan bir adamın kaleme aldığı metinler nasıl olurdu? Sordum soruşturdum. Fakat onun hiçbir yerde tek bir yazı bile yayınlamadığını öğrendim. Belki de müstear bir isim kullanıyordu. Ama hayır, hiç kimse onun yazdığına dair tek bir malumat sahibi değildi.
Bu adam yazmıyordu, hayır. Bu adam sadece okuyordu. Mükemmel bir sansürcüydü.
Onunla bir görüşme gerçekleştirmek istedim. Bir vesileyle bir öğle yemeğinde, bürolarının yakınındaki bir mekânda görüşme planladık.
İlk görüşmemizden çok farklı olarak oldukça sevecen davranıyordu. Masamıza birçok övgü cümlesi dökülüyordu dudaklarından. Söylediklerinde çok ciddiydi, bunu görebiliyordum.
Benden çok şey öğrendiğini, benim eserlerimden sonra ekibini yeniden eğitime aldığını söyledi. Bir yerde beni de ekibinde görmek istediğini falan da zırvaladı. Üstü kapalı tehdit de etti. Yüzündeki gülümseme maskesinin altında bir katil vardı, ben gördüm onu. Kelimelerimi, cümlelerimi, kitaplarımı katlettiği gibi beni de yok edebileceğini ima ediyordu.
Bana ‘Yazma.’ demedi. Hatta ‘Yazacaklarını büyük bir merakla bekliyorum.’ dedi. Benimle dalga geçiyordu. Deliye döndüm, anlayabiliyor musunuz, deliye. Benim söylediklerimin onun için bir önemi yoktu. Sözlerim piposundan çıkan dumanla birlikte kaybolup gidiyordu.
Masadan nasıl kalktık, elimi sıkarken cümleleri neydi, hiç hatırlamıyorum. Kendimi odamda, masamın başında, elimde bu müsveddeleri toplarken buldum.
Onu yenmenin bir yolunu bulamazsam ölürüm ben anlıyor musunuz? Onu alt etmem gerekiyor. Kabul ediyorum. Onu yenmek için yazmalıyım.”
Bu okuduklarınız size tanıdık geldi mi? Bay Walter U.’nun kaleminden çıkan kitapları hatırlamaya çalışınız?
Walter U.’nun Başredaktör kitabı işte tam olarak bu olayın üzerine yazılmıştır. Kitapta Başredaktör’ün bulduğu noktalar da açıkça, sebepleriyle birlikte aktarılmış. Göndermelerin içine gizlenmiş yergiler okuyucuya göz kırpıyor. Ya da ben öyle anlıyorum. Bu yazıdan sonra o kitabı okuyacak olanlar bu konuda ne düşünür acaba?
Kitabın çıktığı günü dün gibi hatırlıyorum. Elinde en az on nüsha vardı ve hepsini orada bulunan bizlere dağıttı. Gözleri her zamanki gibi sonuna kadar açık duruyordu. Kapağı inceleyenlerin tepkilerini, kitabın ilk sayfalarına göz gezdirenleri büyük bir dikkatle izliyordu.
Normalde böyle ortamlarda konuşmayı sevmeyen ben dayanamayıp şunları söylediğimi hatırlıyorum:
“Bundan sonra hiçbir kitabınızın basılmasının mümkün olmadığını düşünüyordum. Aslında sizin yazmayı bırakacağınıza, pes edeceğinize kesin gözüyle bakıyordum. Ama başarmışsınız. Tebrik ederim.”
Bu cümlelerim üzerine o kocaman kocaman bakan gözlerini önce tamamen kapadı, sonra hafifçe araladı. Ve defterime onunla ilgili aldığım son not olan şu cümleleri kurdu:
“Edebiyat, tarafsızlığı kaldıramaz. O bana bir düşman verdi. Yani aslında yazmam için bir sebep verdi. Ben de ona bunu hediye ettim. Onun zekâsında bir adamın bu kitaptakileri görmemesi, anlamaması imkânsız. Ama o da edebiyatın büyülü gücünde kayboldu. Kendisinin gezdiği satırlar onu omuzlarından kaldırıp gökyüzüne taşıdı. Bana da yazdığım, yazabileceğim en güzel eseri üretme fırsatı verdi. Ona minnettarım.”
Evet, Walter U. yazdığı Başredaktör kitabıyla hem intikamını almış hem de edebiyatının zirvesine ulaştığını düşünmüştü. Siz okurlarımız da artık bu kitabın hikâyesini biliyorsunuz.
Kitapların yazılış hikâyelerini bir magazin malzemesi sayanlar çıkacaktır, anlıyorum ama varoluş sancısının bu kadar derinden hissedildiği, âdeta doğum sancılarının çekildiği yazılış hikâyelerindeki yer yer hazin kimi zaman ihtiraslarla dolu ayrıntılar beni oldukça heyecanlandırır.
Bir sonraki yazımızda başka bir kitabın çok başka bir hikâyesiyle karşınızda olacağım.
Yorum Yaz