Ana Sayfa ÖYKÜ “Ziyanî” – Hüseyin Ahmet Çelik
ÖYKÜ

“Ziyanî” – Hüseyin Ahmet Çelik

Paylaş

Yetmişime merdiven dayadığımı söylüyorlar. Ulu orta, yerli yersiz. Utanmazlar. Yetmiş ne ki? Ben aynı benim. Bakanlar bana gövdemi görürler…*

Öyle ya, haksız da sayılmazlar hani, bugüne bugün altmış sekiz yaşındayım fakat bir insanın yaşıyla ilgili şakalar asla masum değildir. Her şaka biraz da temennidir. Celladımdan uzun yaşayacağım ve o gün geldiğinde evrâk-ı metrûkem karşısında şaşakalacaklar. Hah ha! Kamburum çıktı, bu doğru. Burnum ve kulaklarım irileşti. Gözlüğümü kaybedip duruyorum. Yaşamın küçük ve zavallı detaylarıyla didişmeyi bırakan yorgun aklımı mazur görüyorum. Dizlerimin tutmamasını, ellerimin titremesini, kulaklarımın ağır işitmesini hastalıktan saymıyorum. Cenk meydanında geçen bir ömrün son demlerinde olur o kadar.  

Hah ha! Cenk meydanı dediğime aldanmıyorsunuz değil mi? Aldanmayın aldanmayın.

Neyse!

Bağışlayın n’olur! Birinin bana “neyse” demesine katlanamam. Kabalık ettim.

Ziyaretinizin sebebine gelince… Elinizde tuttuğunuz o şey, bir kayıt cihazı mı? Röportaj aslında unutulan bir… Hiç de heyecanlı görünmüyorsunuz üstelik. Adınızı bağışlar mısınız? Belki söylemişsinizdir ama görüyorsunuz ya, aklımda kalmıyor. Yaşınızı da merak ediyorum ama sormaya çekiniyorum, siz bir ara söyleyin olur mu, nasılsa hemen unuturum.

Fakat bunadığımı sanmayın. Ben oldum olası böyleydim. Koyunları dağda, defterleri mektepte, kovaları çeşmede unutup eve dönen aklı beş karış havada oğluna, hep aynı kabullenişle, hep aynı affedişle “sevdalı mısın sen” diyen annemin sesi hâlâ kulaklarımda. 

Peki peki, kısa kesiyorum. Mazinin yolu uzun, ah!

Telefonda, benimle görüşmek istediğinizi söylediğinizde şaşırmadım diyemem. Unutulmuş ve unutulmasında sakınca görülmeyen bir evrakla karşı karşıyasınız. Hazır mısınız? Görüşülecek ne var ki diye söylenmiş olmalıyım ahizeyi yerine koyarken. Umarım duymamışsınızdır. Gerçi, şimdilerde gençler, ihtiyarların huysuzluklarına aldırış ediyorlar mı, bilemiyorum. Otobüse binmiyorum, kalabalığa karışmıyorum. Gazete almak için sahile inmek zorunda kalıyordum, bıraktım, gazete mazete okumuyorum. Hücremde yapayalnızım. İnfazımı bekliyorum. Hah ha! Kuğu boynunu yoracaksın bakıp durma duvarlara, evet, kitaplarımı kolileyip bodruma indirdim. Duvarlarım bir hapishaneninki kadar boştur. Hüsnihata ebruya güç mü yeter? İkea’ya mı düşseydim, aman canım, bırak boş kalsın.

“Sen” deyiverdim birdenbire, affedersiniz.

Ne duymak isteyeceğim bir söz kaldı ne de söyleyeceğim. Tûti-i mu’cize-gûyem…* Hah ha! Sizin yaşınızda olsaydım, kabul, başka türlü hissederdim. Fakat siz de kabul etmelisiniz ki zafer ya da yenilgilerle dolu bir yaşamım olsaydı böyle karamsar olmazdım. Sahi, yaşamım! Her otobiyografi biraz da pişmanlıktır.

Ne yapmam gerektiğini hiç kestiremedim. Yerçekimsiz bir ortamdan, hayallerimi, korkularımı ve prensiplerimi sınır tayin ettiğim bir adadan anakaraya mektuplar yazdım, klişe olacak, kusura bakmayın lütfen, bir şişeye koyup denize attım. İnanır mısınız, her sabah pencereye koşuyorum, denizi seyrediyorum, mektuplarımı taşıyan şişelerin kıyıdan yüz kulaç ötede öylece salındığını görüyorum. Dalgaya mı kızayım taşımadı diye, rüzgâra mı küseyim savurmadı diye? Deniz bilip durduğum deniz ama dalgası başka, gök aynı gök ama rüzgârı yabancı.

Neyse!

Ah, pardon!

Ne görmek istediğimden de emin değilim. Bana ne vaat edebilirlerdi ki? Size saçmalık gibi gelebilir. Mızmız bir ihtiyarın, bu kasvetli odasında, muradı anlaşılmayan lakırdılarıyla bunalabilirsiniz. Sabırlı çıktınız gene de, bravo! Ben olsam, çoktan tüymüştüm.

Sonra ne yaptım peki?

Tabuları yıktım. Cilalayıp durdukları aynayı ben tersinden zımparaladım. Ben zımparaladıkça sırları dökülen ayna, bakana görmek istemediğini gösterir oldu. Keyiflerini kaçırdığım için beni düşman ilan ettiler. Hah ha! Latife canım! Ne aynası, ne sırrı, ne düşmanlığı! Kötü bir huyum vardır. Hemen anlarım. O dakka çakarım mevzuyu. Oyuncağı elinden alınan bir çocuğun daha uslu duracağını sanmak budalalıktır, bıraktım oynasınlar, ilişmedim. Kûşemde, kısık ateşte yaşadım. Öyle olunca da sevdiler beni. Sevdiler ve unuttular. 

Müphem konuşuyorum öyle mi? Sen açık konuş o hâlde. Akıllı patronun seni bana niye gönderdi, söyle haydi. Altıma işeyip işemediğimi merak etmiş olmalı. Ne dersin, iyi gidiyorum değil mi? Kucağımda siyah beyaz fotoğraflar, ortalığa saçılan gazete kupürleri, yaprakları sararmış dergilerle salya sümük ağlıyor muyum? Oturduğum yerde, lafın ortasında uyukluyor muyum? Hepsini soracaktır. Dilediğin gibi cevap ver. Artık hiçbir yalan beni gerçekler kadar incitemez. Hah ha! Tedavülden kalkmış, böyle kof kelamları benden başkasından duyamazsın, tadını çıkar. Biraz eğlenmeyeceksek delirmenin ne anlamı var?*

Sana diyeceğim şu ki kafamda bir hikâye var fakat yazmaya mecalim yok. Öfkem, okumdan önce tükendi. Son bir ok kaldı sadağımda. Düşmana varır mı, yolunu şaşırır mı, emin olamıyorum. Yine de anlatmak istiyorum. Ne arsız bir arzu imiş, ne devasız bir illet imiş şu anlatmak. Anlatsam beni dinler misin? Yazamam, mümkün değil. Dinlersen anlatırım.

Teşekkür ederim.

Anlaştık.

Hikâyemin adı “TEZKİRE”.

Efendim?

Demin muallak, yok hayır, müphem olduğumu söylüyordun. Haklısın, ilerde yeni bir ad düşünebiliriz, afili tarafından. Söz!

Yüzyılların, coğrafyanın, dilin ne önemi var. Uzakta olanın ne kadar uzakta olduğunu bilmek neye yarar kûçekem? Hatta böyle daha iyi.

Hay yaşa, Nesimî’nin de dediği gibi…

Bir istirhamım var lakin.

Kaydı durdur, ânı yaşayalım. Şimdide kalalım. Tanrı’yla şimdiki zamanda buluşabiliriz ancak. Aşk bile, şimdiki zamanda işlenen bir günahtır. Büyük olayların tekrarı olmaz, hiçbir hadise bir daha yaşanmaz. Şu konuşmamız, şu uzun kirpiklerini kırpışın, şu meraklı ama bir yandan da bezgin bakışın şu an anlamlı, anlamlıysa şayet.

Dinle.

Doksan yaşına kadar işret meclislerinde keyif sürmüş, pörsüyen tenine, yuvasına çekilen gözlerine aldırmadan zevk û sefaya berdevam bir müsâhip, rüyasında boş bir kâğıt, yanında da hokka ile kalem görür. Sabah uyandığında rüyasını hatırlar fakat bir anlam çıkaramaz. O gün padişahın yanında ava çıkacaktır, aceleyle giyinir kuşanır.

Aynı rüyayı peş peşe görünce iştahı kaçar, neşesi git gide azalır. Tabiri imkânsız değildir rüyanın lakin müsâhip, ne yazacağını bilememektedir. Bir risale karalayıver diye alay eder müneccimbaşı.

Uzun ömrünü neye borçlu olduğunu sorup duruyordu epeydir. Ayıksa, bir kuzuyu mideye indirmemişse aklına takılıyordu; semirmiş vücuduna, şişkin parmaklarına bakıp yalandan dertleniyordu. Neden bu kadar uzun yaşamıştı ve nasıl oluyordu da hâlâ bir boğa kadar sıhhatliydi.

Rüya, bu merakın açtığı gedikten girmiş, müsâhibi yere sermişti.

Düşünür, taşınır, ikna olamaz. Kırk hadis mi yazacaktır bunca sefahatten sonra yoksa Yusuf ile Züleyha mı? Sofraları, fasılları terk eder, odasına çekilir. Nihayet tezkire yazmaya karar verir. Alışılagelmişin dışında, başına buyruk bir mecmua-yı şuâra yazacaktır. Ömür güneşi gurûp vaktine yaklaşırken elifi beyi cimi arka arkaya dizmekle uğraşmaya, kaideleri, usulleri ezber etmeye niyeti yoktur.

Şehir şehir dolaşır, şiir mahfillerine katılır, devrindeki şairlerin çoğunu bizzat tanıyormuş gibi kaydeder, yetişemediklerini babasından ve dedesinden duymuş gibi aktarır. Hürmet ettiği şairlerle hemşehri olduğunu iddia eder, sevmediği şairlerin ne hovardalığını kor ne kâfirliğini. Selef tezkirecilerin ihtilafa düştüğü meseleleri tereyağından kıl çeker gibi karara bağlar yahut daha da girift hâle sokar. Bir şehr-i şehzadeye uğrarsa ziyaretini uzatır, içki içmemek şartıyla eğlencelere katılır, en dipte bir mindere oturup geçmiş günleri yâd eder.

Doksandan sonra yaşını saymayı bırakan müsâhip, eserini bitirmeden ölmeyeceğine kânidir. At üstünde aştığı vadilere bakıp bakıp şaşar. Geç kalınmış seyyahlığına, acemi kâtipliğine herkesten evvel o, istihzayla gülümser. Bir daha asla göremeyeceği şehirlerden ayrılırken içi burkulur yine de.

Ne kadın işvesi ne zengin sofrası ne altın gümüş…  Ne diye çıkmıştı bu seyrüsefere?

İstanbul gözünde tüter müsâhibin. Şöhreti ise şehirler aşar. Seyyah, tezkireci, müsâhip, İstanbûlî ya da Menamî adı süslü kasırlara, bey konaklarına ondan önce varır. Tezkire yazmakta olduğunu anlayan kötü şairlerin tasallutuyla bunaldığı geceler az değildir. Her harabede, her gölgelikte bir şakak lalesi yapışır yakasına. Adını not ettirmek ve fena şiirlerini duyurmak için ısrar eden askerler, kadılar, müderrisler… Hikmetinden sual olunmaz koca Tanrı, ömrünün kıyısına gelmiş bu fakiri neden seçmişti? Şuna tastamam emindi ki tezkireyi hitama erdirmeden ölmeyecek fakat çilesinin neticesini de göremeyecekti.

Müsâhip, kervanları saraya benzetirdi. Kumaş, ziynet, yemiş, para, barut ve kılıç… Seyyahlar, hacılar ve mecnunlar… Varidatı gizlemek esas olduğu için görklü bir sultanı yoktu kervanların. Yoksa ha kervan ha saray. İnsanlar da birbirine benzerdi, şehirler de. Güzel bir kadının, arkalı bir beyin, ipekten gömleğin satın alamayacağı çok az âdem tanımıştı. Mabetler kimsesiz, kuytular tehlikeli ve ilim sahipsizdi. Fenerlerin ve bekçilerin erişemeyeceği tenhalarda celalli, çarıkları yürümekten lime lime olmuş, müstağni, emin ve heybetli adamlar da görmüştü.

Bağdat’ta, bir akşam vakti, yemeğe davet edildiği evi ararken o mehip adamlardan birine rastladı. Surun dibinde, bir kalender, ellerini göğe kaldırıyor, bir durup bir yürüyordu. Yaklaştı, yaklaştığını sandı. Kalender önde müsâhip ardında, sur boyunca ilerlediler. On adım ya vardı ya yoktu aralarında, mesafeyi kısaltmak ve seslenmek üzereydi ki bir el, eteğinden tuttu ve durdurdu müsâhibi. Yüzünü yeniden çarşıya, ışıklı dükkânlara ve kalabalığa çevirdi müsâhip, süratle uzaklaştı, geriye dönüp bakmadı bile. Boyu kadar çapaya yaslanmış ipince bir kadındı yoluna çıkan, karanlıkta ancak seçilen solgun bir yüzü vardı, “Geri dön,” demişti, “Tanrı’dan başkasıyla konuşmaz onlar.”

Altı ay kadar önce Hicaz’dan ayrılıp Kudüs-ü Şerif’e doğru hareket ederken heybesindeki kâğıtların eksik olduğunu fark etti müsâhip. Telaşa kapıldı, öfkelendi, bir çocuk gibi hüngür hüngür ağladı. Emekleri heba olmuştu. Çaresizdi, müthiş bir korku duydu. Kimden ve neyden korktuğunu bilmeden, içi titredi de titredi. Gece taş gibi bir yatağa devrildiğinde hummalı ve bitkindi. Üç gün üç gece yattı. Yeşilliği bol, serin bir kasabada maharetli ve hoşsohbet hekimler yalnızca bedenini değil kırık kalbini de onardı müsâhibin.  Uyandı, uykularının çoğundan uyandı. Tezkire bahaneydi, müsâhip bir şairi, bir tek şairi arıyordu. Asıl mesele buydu. Sayısını kimsenin bilemeyeceği şairler hakkında malumat toplamak filan değildi gaye. Rüyanın işaret ettiği mana bu olamazdı. O şairi bulmalıydı. Ama o şair kimdi, neredeydi, hangi asırda yaşamıştı? Bir sabah namazından sonra Mescid-i Aksa’nın muhkem duvarlarına sırtını vermiş, serpiştiren yağmura, beyaz bir örtüyle ıslanan zeytin ağaçlarına nazar ederken ümitsizliği perçinlenmişti.

Ümitsizlik haramdı lakin müsâhip bir ümidin peşinde değildi ki. Tabirini çözemediği bir rüyanın, hikmetini bilemediği bir arayışın tesiri altındaydı. Belki nedamet vesilesi, belki de cürümleri için bir kefaret idi. Katarların peşinde sürüklendiği Beyrut’ta, İskenderiye’de ya da Kırım’da da bulamayacaktı o şairi, adı gibi biliyordu artık.

Payitahta dönmeye karar verdi âniden.

İtiraf etmeliyim ki tezkirecinin memalik-i osmaniyede ve mecmua-yı eş’arda arayıp da bulamadığı şairi ben de hayatım boyunca arama bedbahtlığına duçar oldum. Bir şeyi arayıp da bulamamak insanı yorar yormasına fakat asıl felaket odur ki, bir vakit sonra, aradığının var olup olmadığından kuşkuya düşersin. Bu şüphe büyüdükçe büyür, bir ur gibi yayılır, nihayet çıldırırsın.

Tezkireci, bulamayacaktı elbet. Çünkü o rüya, aslında bize aitti. Bizim rüyamızı gördü o. Bizim ümitsizliğimizi tattı, bizim imtihanımızda kavruldu. Üç yüz yıl sonra, Salacak’tan, mütmain olamamanın kederiyle boğulan şu yetmişlik ihtiyarın fakirhanesinden bakıp da görülecek bir manzaranın içinde debelenip duruyordu. Ol mahiler ki hesabı… Dalgalarla boğuştuğunu sanıyordu oysa bugünün çölüne işaretler yolluyordu. 

Bu plakta başka şarkı yok anlayacağın!

İyisi mi, kaç kurtar kendini!

Sen her akşam dergideki işlerini bitirip kapımı çaldığında içimi bir endişe kaplardı. Yüzümün utançla kızardığını bilmem fark eder miydin? Hikâye filan yoktu kafamda. Sen böyle karşıma geçip şehla gözlerini bana dikince eski bir dostu görür gibi oldum. Hikâye o an belirdi. 

Sabahtan akşama kadar bir odadan diğerine gidip geliyorum. Sen gelmeden hikâyenin devamını düşünmemek için ne hilelere başvuruyorum bir bilsen. Kahve fincanını dudaklarına götürdüğünde, esnememek için çeneni zorladığında, sızlayan şakaklarını ovaladığında, hep aynı koltuğa oturup saygısızca bacak bacak üstüne attığında, kayıt cihazını ve not defterini arabada bırakıp evime yalnızca kendin olarak geldiğinde, hikâyemi işte o anda düşünmek isterdim.

Müsâhip, bir han odasına yorgun argın adım attığında sen de onunla dinlenirdin. Derin uykusunda boğazın sularını düşlerken yüzün gülümser, salgın hastalıklardan ve eşkıyalardan kaçarken surat asardın. İnsanı kâğıda, kaleme ve mürekkebe düşman edecek kadar güzel dinliyorsun. Kahire’deki yangına, Tebriz’deki cinayete, Erzurum’daki soğuğa ve İznik’teki üzüm bağlarına kayıtsız kalamazdın. Çok istedim müsâhip bir aşk belasına düşsün, kıvransın, tezkireyi de İstanbul’u da unutsun. Olmadı, olamazdı. Müsâhibe de, kendime de acıdım. 

İşte böyle!

Seni daha fazla alıkoyamam. Tezkirecinin geride bıraktığı şehirlerin, dercettiği hayatların, dost olduğu şairlerin, işittiği gazellerin, kasidelerin, naatların, okuduğu şehrengizlerin, mesnevilerin, mevlidlerin, en çok, arayıp da bulamadığı o şairin sırrını çözmek bize nasipmiş.

Yoo, söyleyemem, söylenmez çünkü, böyle bir armağan için fazla tazesin.

Tezkireci mi?

Rivayet olunur ki müsâhibin İstanbul’a dönüş yolculuğu aylar sürdü. Nihayet Üsküdar’a geldiğinde yaşı yüze varmak üzereydi. Raviyân-ı ahbâr, nakilân-ı âsâr ve muhaddisân-ı ruzigâr hayretler içinde rivayet eder ki müsâhip yüz yirmiden artık yaşadı. Rüyayı da, ziyaret ettiği mübarek beldeleri de unuttu. Nil’in sularında boğulup gitmeyi dileyecek günahlara dalıp çıktı. Tövbe ettiği de oldu, isyan ettiği de. Tezkireyi yarıda bıraktı. Ahbâbının ısrarlarına rağmen bir seyahatname, hiç değilse fezâil yazmayı katiyen reddetti fakat bir aralık Ziyanî mahlasıyla nazireler yazdığı söylenir. Muteber pek çok kaynak şu beytin müsâhibe ait olduğunu doğruluyor:

sermeye-i ömrini bâd-ı hevâ kıldı kâr
ziyanî kim şöhretin aldı hâb-ı gafletten

Öyle mi? Çayını bitirseydin!

Doğru, geç olmadan…

Peki! Hoşça kal. Bizi unutma.

Yine gel.

1 Yorum

Merve Bolat Yılmaz için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÖYKÜ

“Evlenilecek Kadın” – Ümit Polat

Tam evlenilecek kadındın. Ama olmadı… Üniversite son sınıfın son haftalarındaydık. Ben İhsan’la, sen İhsan’a takılan hiç ısınamadığım Sena isimli, Malatyalı o kızla geziyordun....

İlgili Makaleler
ÖYKÜ

“Bu Bir Birgündür” – Merve Uygun

Uçuşan acı zerreleriyle dolu geniş bir ışık huzmesi üzerine düşerken gölgesi zift...

ÖYKÜ

“Hikâyenin Kalbi” – Ali Güney

Gece. Serin bir rüzgâr. Kaldırımlarda ürkek tıkırtılar. Sokak lambalarının sisle dansı. Bir...

ÖYKÜ

“Selviler Arasında” – Feyza Cengiz Dündar

                                                  Sesi ruhuma işleyen dedem’e ve tüm unutulmuş hikayelere… Sokağın sonunda eski...

ÖYKÜ

“Güneşi Alnında Taşıyan Kız”- Saliha Ferşadoğlu İlhan

Yusuf’un Züleyha’sı, Sezar’ın Kleopatra’sı, Süleyman’ın Hürrem’i neyse Ilgın da o olmak istiyordu....

“Korku ile ümit demişler. Korkacaksan kendinden kork, ümit edeceksen kendinden ümit et. İlerde uçurum var diyen, seni korkutuyor mu? Uçurum var demek, korkutmak değildir ki. Düştüysen, uçurum var diye değil, uçuruma yürüdüğün için düşersin. Korkacaksan, uçurumdan haber verenden korkma, uçurumdan da korkma; kendinden kork ki yürüyen sensin, düşen sensin. Korku böyle, ümit de böyle. Gemi var demek, ümit vermek değildir. Tufandan, gemi var diye kurtulmazsın, tufandan, gemiye binersen kurtulursun. Ümit bağlayacaksan, gemiden haber verene bağlama, gemiye de bağlama; kendine bağla ki yürüyen sensin, binen sensin. Korku ve ümit, ölü için geçerli değildir. Uçurum yok deyip yalan mı söyleyelim? Olmaz. Gemi var deyip seni hayale mi sürükleyelim? Olmaz. Ümit nedir? Ümit iptir, tutunursun. İp ölçüdür. Ölçüye tutunacaksın. Nasıl olsa uçurum yoktur diye ümit edilir mi? Edilmez. Uçurum olduğu bilinir; ama iple yürünür, ölçüyle yürünür, dengeli yürünür. Korku da sendedir, ümit de sendedir; yeter ki hayatın her manasını tanıyabilmek için, hayatın her yerine girecek cesaretin ve büyüklüğün olsun.”